• Merwanîlerin tasfiyesiyle başlayan tarihsel yaklaşım, Lozan sonrası inkarı da ekleyerek günümüz koşullarına uyarlanmış biçimlerde devam ediyor.
  • Kürt toplumu, devlet ve toplumu karşısında derin bir güvensizlik içinde; Türk toplumu ise Kürtleri gerçek anlamda tanıma imkânından mahrum kaldı.
  • Tarihleriyle yüzleşmeyen toplumlar, geleceklerini de kaybetme riski taşır. Hafıza ve yüzleşme, adaletin, eşitliğin ve birlikte yaşamanın da temel şartıdır.

ŞEMSETTİN ÖZER

İnsan, belirli bir zaman kavramı içinde geçmişten geleceğe uzanan hafızası, şimdiki zamandaki eylemleri ve geleceğe dair tasarılarıyla mekâna bağlı olarak yaşar. Zaman içinde belleğinde oluşturduğu bilgi birikimi sayesinde yeni toplumlar kurar, yeni düzenler oluşturur ve kendini sürekli bir değişim içinde bulur. İnsan, hafızası sayesinde varlığını sürdürür. Tam da bu noktada, hafıza tarihle beslenmediğinde yabancılaşma başlar. Bu nedenle Türk devletinin Kürtlere dayattığı temel politikalardan biri, onları hafızasız bırakmak olduğu gerçeğidir. Türk toplumunun da derin bir hafıza yitimi yaşadığı düşünüldüğünde, başka halkların topraklarının nasıl işgal edildiğini sorgulamaması da bu durumla ilişkilendirilebilir.

Selçuklular açısından 26 Ağustos 1071’de gerçekleşen Malazgirt Savaşı, bir varlık-yokluk mücadelesiydi. Bu savaşta Selçuklular, Merwanî Kürt Devleti ile ittifak kurdu. Tarihçiler, bu ittifakın savaşın sonucunda önemli bir rol oynadığını ifade eder. Sonuçta Malazgirt Savaşı, Türk-Kürt ittifakının zaferiyle sonuçlandı, ancak bu zafer, Kürtler açısından aynı zamanda kendi siyasal varlıklarının tasfiye sürecinin de başlangıcı oldu.

Nitekim 1085'te Merwanî Kürt Devleti, Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah adına hareket eden vezir Fahrüddevle İbn Cehîr’in yürüttüğü askeri ve siyasi faaliyetler sonucunda ortadan kaldırıldı. Başkent Meyyâfârikîn’in (Farqîn/Silvan) ele geçirilmesiyle Merwanî Devleti tarihe karıştı. Böylece Malazgirt’te Selçukluların yanında yer alan Merwanîler, kısa süre sonra yine Selçuklu yönetimi tarafından tasfiye edildi. Bu olay, Kürt hafızasında tarihsel bir kırılma olarak yer etti.

Bu tarihten sonra Kürtler ile Türkler arasındaki ilişki giderek eşit ortaklar ilişkisinden uzaklaştı. İki halk, ne birbirini ortadan kaldırabildi ne de birbirinden tamamen ayrılabildi. Tarih ve coğrafya, onları birlikte yaşamaya mecbur bırakırken, siyasal iktidarların politikaları iki toplum arasındaki güvensizliği ve yabancılaşmayı derinleştirdi. Bunu, en güzel edebi bir üslupla dile getiren Yaşar Kemal'in 'Ağrı Dağı Efsanesi' romanıdır.

Cumhuriyet ve yabancılaşma

Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte bu yabancılaşma farklı bir biçimde devam etti. Lozan sonrasında kurulan yeni devletin iki halkın ortak devleti olduğu yönündeki söyleme rağmen Kürt kimliğinin inkâr edilmesi, buna itirazların bastırılması, zorunlu iskân politikaları ve yaşanan katliamlar, Kürt-Türk ilişkilerindeki mesafeyi daha da büyüttü. Bu nedenle sıkça dile getirilen “etle tırnak gibiyiz” söylemi, tarihsel ve siyasal gerçekliği açıklamaya yetmiyor, çünkü uzun yıllar boyunca uygulanan ulus-devlet politikaları, iki toplum arasında derin bir yabancılaşma yarattı. Türk devletinin Kürtlere yönelik temel politikalarından biri, onları tarihsel hafızalarından koparmak oldu. Elbette hafıza kaybı yalnızca Kürt toplumuyla sınırlı değildir. Türk toplumunun da geçmişle yüzleşememesi, yaşanan tarihsel haksızlıkları sorgulamasını zorlaştırıyor.

Avrupa, yüzyıllar süren savaşların ardından kendi tarihiyle yüzleşti, birçok halktan özür diledi ve demokratik hukuk devletini inşa etmeye yöneldi. Türkiye’nin de kalıcı bir toplumsal barışa ulaşabilmesi için başta Kürtler olmak üzere bütün inanç ve etnik topluluklara yönelik geçmişte yaşanan haksızlıklarla yüzleşmesi, eşit yurttaşlık temelinde demokratik bir anayasa oluşturması gerekiyor. Aksi hâlde bugün Suriye ve İran’da yaşanan krizlere benzer sorunların Türkiye’de de derinleşme ihtimali göz ardı edilemez. Bu nedenle devletin, Kürt Halk Önderi’nin demokratik toplum projesini dikkate alması ve demokratik çözüm yönünde adım atması tarihsel bir zorunluluktur.

Ölü canlar ve hafıza

Tam da bu noktada Gogol’un 'Ölü Canlar' romanı anlamlı bir örnek sunuyor. Roman, Rusya’nın çürümüş bürokrasisini, toprak ağalarının açgözlülüğünü ve devlet düzenindeki yolsuzlukları eleştirir. Başkahraman Çiçikov’un ölmüş köylülerin isimlerini satın alma girişimi, insanların yalnızca kâğıt üzerindeki bir sayı ve çıkar aracına dönüştürüldüğünü gösterir. Bugün AKP’nin siyaset tarzının da birçok yönüyle Çiçikov’un pragmatik anlayışını andırdığı ileri sürülebilir. Toplum, milliyetçilik ve kutsal devlet söylemi üzerinden geçmişi sorgulamaz hâle getiriliyor; böylece eleştirel düşünce zayıflıyor. Bu nedenle Türk toplumunun yaşadığı hafıza kaybı, bir bakıma Gogol’un 'ölü canlar' metaforuyla açıklanabilir.

Günümüz ve Rojava

AKP, Kürt karşıtı siyasetinden vazgeçmediği gibi, tehlikeli senaryoların da peşindedir. Bunun güncel örneklerinden biri ise Rojava’dır. Rojava’da yaşanan Kürt katliamlarının arkasında Türkiye’nin Rusya, İran ve ABD ile yürüttüğü pazarlıkların etkili olduğu da çeşitli çevreler tarafından dile getiriliyor. ABD’nin İran’a yönelik politikaları sırasında Kürtlerin statü kazanmasını engellemek amacıyla Türkiye’nin yoğun diplomatik girişimlerde bulunduğu gerçekliği de ortadadır. İran Dışişleri Bakanı’nın da bu yönde açıklamaları oldu. Bu nedenle Merwanî Kürt Devleti’nin tasfiyesiyle başlayan tarihsel yaklaşım, Lozan sonrası inkarı da ekleyerek günümüz koşullarına uyarlanmış biçimlerde devam ediyor.

Kürtleri sürekli güvenlik sorunu veya “terör” kavramıyla özdeşleştiren anlayış, toplumda kalıcı önyargılar oluşturdu. Devletin milliyetçi ve otoriter söylemi, bu algının yerleşmesinde önemli rol oynadı. Sonuç olarak Kürt toplumu, devlet ve toplum karşısında derin bir güvensizlik geliştirdi; Türk toplumu ise Kürtleri gerçek anlamda tanıma imkânından büyük ölçüde mahrum kaldı.

Yüzleşme ve kabul etme

Kürtlerin devletten beklediği en temel adım, geçmişte yaşanan haksızlıklarla yüzleşilmesi ve bunun açık bir biçimde kabul edilmesidir. Bunun yanında eğitimden sağlığa, ekonomiden siyasete kadar her alanda eşit yurttaşlık ilkesinin hayata geçirilmesidir. Aksi hâlde yapılacak yasal düzenlemeler tek başına kalıcı bir çözüm üretmeyecektir.

Türkiye’de Kürtler farklı biçimlerde eşitsizliklerle karşı karşıya kalıyor. Bunun en somut örneklerinden biri ana dilinde eğitim hakkıdır. Dört yaşında okula başlayan bir Türk çocuğu, kendi diliyle eğitim alıyor ama aynı yaştaki bir Kürt çocuğu eğitim hayatına ana dilinden koparılarak başlıyor. Bu durum, fırsat eşitliği ilkesinin daha başlangıçta ihlal edildiğini gösteriyor.

Türk toplumu, Kürtleri gerçek anlamda tanımış olsaydı geçmişte yaşanan hak ihlallerine karşı çok daha güçlü bir toplumsal tepki gelişebilirdi. Tarihle yüzleşmeyen toplumlar yalnızca geçmişlerini değil, geleceklerini de kaybetme riski taşır. Hafıza, yalnızca geçmişi hatırlamak değil, adaletin, eşitliğin ve birlikte yaşamanın da temel şartıdır. Evet, Kürtler ve Türkler birbirine yabancılaşmış, ancak çeşitli tarihsel ve coğrafi nedenlerle zorunlu olarak birbirinden kopamayan iki halktır.