Böyle bir analizi yapmaya çalışırken, AB’nin neokolonyal dış ve güvenlik politika konseptlerine yoğunlaşacağım. ABD ve Türkiye’nin konseptlerine ise kısaca değinmekle yetineceğim, zira bu konuda çok sayıda değerlendirme yapıldı, yapılıyor.
Dikkat edilirse Suriye’deki silahlı muhalefet gerek Alman ve Avrupa ana akım medyasında gerekse de hakim elitler tarafından yapılan açıklamalarda pozitif bir çerçevede demokratik bir güç olarak yansıtılıyor. Dış güçlerin müdahalesine ve Esad rejiminin şiddetle devrilmesine karşı çıkan, Suriye’nin dönüşümü ve demokratikleştirilmesi için mücadele eden demokratik güçler ise çok bilinçli bir şekilde görmezden geliniyor, hatta karalanıyor.
AB, ABD ve Türkiye’nin - yani NATO’nun - hedef gözeterek, dilim dilim ve farklı motivasyonlarla askeri müdahaleyi hazırlayıp uygulamaya koyduğu açık. Bunun için önce medya yoluyla kamuoyu oluşturuldu, uysal “muhalif gruplar” desteklenip silahlandırıldı. Ardından Birleşmiş Milletler (BM) devreye konuldu, müdahalenin “hukuki” zemini oluşturulmaya çalışıldı. Ki gerekirse BM vekaleti olmadan da askeri müdahale gerçekleştirilir. 300 gözlemcinin Suriye’ye gönderilmesi bu çerçevede atılan bir adımdı. Hatta bundan bir hafta önce de NATO orduları ve AB’nin desteğiyle “gözlem misyonu” kapsamında bu gözlemcilere silah ve helikopterler tedarik edilmesi istendi. Gözlemcilerin NATO’nun silah ve uçaklarıyla ne yapacağını bilemiyoruz.
Bu olup bitenleri hangi adımların takip edeceğini kestirmek zor değil. En kötü ihtimalde Suriye hükümetinin Kofi Annan’ın barış planına uymadığı, sivil halka yönelik saldırı ve katliamlarını sürdürdüğü propagandası daha yüksek sesle yankılandırılır. Bunu “dünya kamuoyuna” satabilmek için de silahlı muhalefet, üzerinde anlaşma sağlanan ateşkese uymayıp çatışmalar çıkartacaktır. Ki ne de olsa Suriye’de ölen ve öldürülen herkes rejimin hesabına geçiriliyor. Bu ölüler de “insani sebeplerden ötürü” bir askeri müdahaleyi meşrulaştırmak için kullanılacaktır.
Bu senaryo, ihtimal dahilinde olup, farklı bölgelerde de çokça uygulanan, hatta Avrupa’nın önde gelen dış politika (think tank) örgütü olan Avrupa Birliği Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü’nün (European Union Institute for Security Studies - EUISS) de aralarında bulunduğu kuruluşlarca şimdiden yazılan bir senaryodur. Ki hatırlanırsa egemen güçler, örneğin Yugoslavya ve Libya’da da, kendi çıkarları ve planları ile çelişen bir toplum düzenini inşa etmeyi amaçlayan toplum ve hükümetleri etkisizleştirmek için benzer yöntemlere başvurdu.

Libya ve Yugoslavya’da ne olmuştu?

Libya’daki müdahale, “Koruma Sorumluluğu” (Responsibility to Protect) kapsamında sözde öncelikle sivil halkın güvenliği için gerçekleştirildiği halde NATO’nun bombardımanlarında ve “isyancıların” saldırılarında yaklaşık 60 bin sivil insan öldürüldü. Aradan geçen kısa süre içinde istikrara dair tek bir şey kalmadığı gibi, müdahale esnasında birlikte savaşan “isyancılar”, bu kez birbirine karşı iktidar savaşını veriyor. Uluslararası Af Örgütü ve başka sivil toplum kuruluşları, sivillere karşı - çoğunlukla ırkçı temelde gerçekleştirilen - katliamlara ve sayılara 6 bini aşan siyasi tutsaklara uygulanan işkenceye dikkat çekiyor.
“Batılı güçler”, ta Kaddafi’nin iktidara geldiği dönemde “rejim değiştirme planları” kurmaya başladı. Libya kuşkusuz örnek bir özgür ve demokratik ülke değildi, ancak kısmi düzeyde sosyalist toplum yapıları mevcuttu. Afrika kıtasının en zengin ülkesiydi. Gelir dağılımı hemen hemen eşitti. Kaddafi petrol endüstrisini kamulaştırdı, ekonomi ve su tedariği sistemini istikrara kavuşturdu. Yine Avrupalı güçlerle ABD’nin sınır tanımayan sömürgeci politikalarına karşı durmaya çalışan Afrika devletlerine destek sundu. Afrika Birliği, ayaklanma ve ardındaki müdahaleden kısa bir süre önce, çoğunlukla Libya’dan gelen sermaye ile bağımsız bir Afrika Merkezi Banka’yı kurmak üzereydi. Bu şekilde birçok Afrika devleti, sömürgeci prangaları kırmak için güçlendirilmiş olacaktı. Bu ise, tıpkı Güney Amerika’da da olduğu gibi kıtasal güç ilişkilerin kaymasına neden olacaktı ve bu bağlamda özgürlükçü ve sosyalist aktörlerin etki alanı da genişleyebilirdi.
Libya’da barınma, herkesin sahip olduğu temel haklardandı. Ülkedeki sosyal düzenlemeler, Avrupa standartlarının çok üstünde idi. Yerelde demokratik seçimlerle örgütlenen meclisler, 2009 yılında Libya’nın IMF’nin pazarı özelleştirme ve liberalleştirme baskılarına artık daha fazla boyun eğmemesi gerektiği yönde ortak bir karar almıştı. Hükümet, yerel meclislerin bu kararına uydu. Kaddafi, sosyalizm ve feodal klan yapıları arasında denge kurmaya ve bunu yaparken AB ya da ABD’nin çok ağır taleplerini de karşılamaya çalıştı. Örneğin Avrupa’ya mülteci akınını durdurmak için kamp kurdu. Bu son noktada batının taleplerini karşıladı belki ama, siyasi çizgisi çoğunlukla ABD ve AB’nin Afrika’ya yönelik planlarını bozuyordu. Dikkat edilirse askeri müdahale başlatıldığında Kaddafi yönetimindeki hak ihlalleri ve “sivil halkın güvenliği” gibi hususlar öne çıkarıldı. Oysa Türkiye’de siyasi tutsakların sayısı 11 bin iken, o dönem Af Örgütü tarafından verilen rakamlara göre Libya’da 800 siyasi tutsak vardı.
Libya’ya gerçekleştirilen saldırıda Britanya ve Fransa, sürükleyici güç olarak ABD’nin yanında yerlerini alırken, Balkanlar’da aynı uğursuz rolü Almanya üstlenmişti. İki sömürgeci savaş arasında çok büyük paralellikler var. Mesela hem Libya’da hem de Yugoslavya’da devlet başkanları birer insan düşmanı cani olarak yansıtıldı. Sömürgeci politikaların uygulanması için duruma göre farklı yöntemlere başvuruldu. Seçilmiş temsilciler bazen tanınmadı, bazen medya yoluyla meşruiyetleri inkar edildi, bazen ise kolay yoldan ortadan kaldırıldılar. Batı devletlerinin sıkça başvurduğu yöntemler arasında ekonomik baskı uygulamak, - en son Yunanistan ve İtalya’da gördüğümüz gibi - finanspolitik baskı ile kendine göre idarecilerin seçilmiş başbakanların yerine getirilmesi, toplumsal kökleşme düzeyleri çok sınırlı ama uysal siyasi hareketlerin inşa edilip silahlandırılması yer alıyor. Ki savaş da bir yöntem. Gerektiğinde bunun için - tıpkı Ukrayna, Gürcistan ve Libya’da olduğu gibi - kukla hareketleri desteklenir. Bu desteği sunacak kuruluşlar da var. Örneğin Ukrayna’daki “Turuncu Devrim”, Gürcistan’daki iktidar değişikliği ve Yugoslavya’daki “muhalefet”, aynı “devirme ajansı” tarafından ilerletildi.
Bu ajansın adı OTPOR. Özellikle üniversite öğrencileri ve genç insanları kadrolaştırıyor. “Rejim değişiklikleri” için esas olan planlı eylem ve propaganda düzenler. Örneğin, az sayıda insanın katıldığı eylemlerin medyada büyük kitlesel hareketlerin bastırılması biçiminde yankı bulması için, bu eylemlerin nasıl sahneye konulması gerektiği konusunda seminerler bile veriliyor. OTPOR’un finansmanı ise çoğunlukla ABD’den, CIA’ye yakın çevrelerce sağlanıyor. Bu ajansın 2011’deki ayaklanmadan önce Mısır’da da faal olduğu belirtiliyor.
Yukarıda özetlemeye çalıştığım sömürgeci politikaların meşrulaştırılması için uluslararası hukuk ilkeleri de giderek daha pervasız bir biçimde ihlal edilebiliyor. Olmadı, BM’nin gereken kararı çıkartması sağlanıyor. Ya da sorun teşkil eden kararlar varsa, bunlar yeniden, farklı biçimde yorumlanıyor, görmezden geliniyor ya da ihlal ediliyor. Hiçbir şey fayda etmediğinde de savaş çıkarmak için bir yalan uydurulur. Dikkat edilirse, “Koruma Sorumluluğu” argümanı, 2005’ten bu yana giderek daha fazla askeri müdahaleler için kullanılıyor. Oysa ne Libya da ne Yugoslavya’da hükümet, sivil halka karşı katliamlar gerçekleştirmemişti. Ki bu yalanlardan sorumlu politikacılar da yalanlarını sonradan itiraf etmeyi ihmal etmedi.

Suriye’de durum ve arka plan

Bu yazıda Suriye’deki mevcut durumu ve arka planını ayrıntılı bir şekilde değerlendirmek, yazının çerçevesini aşar. Fakat bazı temel boyutlara dikkat çekmek istiyorum.
Yukarıda tarif etmeye çalıştığım biçimde boyunduruk altına alınmak istenen sıradaki devlet, Suriye’dir. Muhtemelen ondan sonra da sıra İran’a gelecektir. Lübnan, Ürdün, İsrail ve Türkiye’ye komşu olan Suriye’nin yönetimi, izlediği politik çizgi ve Alevi kimliği yanı sıra, Akdeniz’deki coğrafi konumu itibariyle de egemen güçlerin mevcut stratejik hedefleri açısından sorun teşkil ediyor.
ABD, aslında uzun bir süreden beri Suriye’deki rejim karşıtı gruplara destek sunuyor. Bu gruplara yılda yaklaşık 6 milyon Dolar ödendiği biliniyor. ABD’nin ayrıca 1960’lı yıllardan beri Suriye’nin Akdeniz’deki verimli bölgesini ayırma planları bulunuyor. 2011’in ortalarında isyancılara silah taşıyan bir Alman gemisi Trablus limanında iskeleye yanaştı. Hükümete bağlı güçler silahlara el koyunca, tam da ayırılmak istenen bölgede silahlı çatışmalar çıktı. Bu tarz çatışmalar da genelde sivil halka yönelik saldırılar olarak yansıtılıyor.
Mevcut durumda çok sayıda Avrupa devleti düzenli bir şekilde ve farklı yollardan “isyancılara” silah tedarik ediyor. Bu şekilde silahlandırılan “Suriyeli isyancılar” arasında, daha önce Libya’da da savaşmış paralı askerlerin bulunduğu ve tıpkı Libya’da da olduğu gibi İngiliz ile Fransız özel kuvvet komutanlarının bunlara askeri danışmanlık yaptığı, ana akım medyada pek ifade edilmez. İnsan hak örgütleri ise giderek daha sık, Batı’nın desteğiyle rejime karşı savaşan Sünni milislerin korkunç suçlar işlediğine dikkat çekiyor.
ABD’nin, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında büyün bölgeyi kendi ekonomik ve askeri çıkarları temelinde yeniden dizayn etmeyi amaçladığı, bilinen bir gerçek. Sınırları dini, etnik ve klansal temellerde çizilen, mümkün oldukça küçük birimler hedefleniyor. İttifak ortakları olarak ise rahatça kullanılabilecek kariyeristler veya mahalli kumandalar tercih ediliyor. Bölgenin bir bütün olarak askeri kontrol altına alınması, petrol, gaz ve su kaynaklarının sömürülmesi amaçlanıyor. Ve bu politikalar için her zamanki gibi böl ve yönet prensibi uygulanıyor.
AKP Hükümeti ise feodal-otoriter bir politika ile neo-Osmanlı bir proje izliyor. Suriye konusunda, kendi etki alanını genişletme ve kendi modeli doğrultusunda bir Sünni elitin iktidara gelmesini hedefliyor. Bu ise büyük ölçüde AB ve ABD’nin bölgedeki hedefleriyle uyuşuyor. AKP ayrıca PKK ve PYD’nin Batı Kürdistan’da giderek güçlenen yapılarının etkisini kırmak istiyor. Zira hem Türk devleti hem de AB ve ABD’deki hakim elitler, Demokratik Özerklik çerçevesindeki öz yönetim modelini kendi amaçlarını rahatça uygulama önünde potansiyel bir engel olarak görüyor.
Egemen güçler, 1999 yılından itibaren AKP’nin ideal bir ittifak ortağı ve Ortadoğu’da “İslamın modernleştirilmesi” için rol modeli olarak inşa edilmesinde yer aldı. Çünkü AKP, pazarları liberalleştiriyor, toplumsal solu bastırıyor ve Sünni İslam ile İran’a karşı “iyi bir karşı kutup” oluşturuyor. Konseptlerinin otoriter, feodal ve kadın düşmanı olması onlar açısından bir sorun teşkil etmiyor.

Hassas süreç ve Kürtler


Suriye’deki muhalefet, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki ayaklanmalar çerçevesinde, rejimin rastgele tutuklamalar ve işkence biçimindeki otokrat yaklaşım ve insan hak ihlallerine karşı kendini savunmak, demokratikleşme sürecini başlatmak için ilk etapta barışçı bir şekilde örgütlendi. Başlangıçta çok sayıda kadın da protesto gösterilerine katılım gösterdi. Aradan geçen süre içinde Esad yönetimi, muhalefetin taleplerinin bir kısmını karşıladı. Fakat ülke dışındaki muhalefet ve “Özgür Suriye Ordusu”, egemen güçler ve Türkiye ile işbirliği içinde rejimi şiddetle devirme planlarını bırakmadı.
Bu dinamik, ilk etapta pozitif özelliklere sahip iken, ataerkil-feodal şiddet ve egemen güçlerin çıkarları doğrultusundaki devirme projesi ile frenlendi. Ki toplumun giderek daha geniş kesimleri artık kendilerine isyancı diyenlerin şiddetine ve ülkenin tümüyle istikrarsızlaştırılmasına karşı korku içinde yaşıyor. Ancak Suriye mevcut durumda tarihsel açıdan çok hassas bir süreç yaşamakta.
2012 yılının başında gerçekleştirilen bir konferansta Suriye Kürt Ulusal Konseyi oluşturuldu. Bu konferansta hem Suriye hem de Kürt toplumunun temel sorunları ele alındı. Katılımcılar, “Arap Baharı” denen gerçeğin, otoriter rejimin iflasının ve bölge demokrasisinin doğuşunun habercisi olduğunu vurguladı. Yine bazı güçlerin, stratejik çıkarları doğrultusunda bu ayaklanmanın yönünü çevirmeye çalıştığı uyarısı yapıldı. Suriye’deki muhalif partiler arasındaki bölünmüşlük ve farklı eğilimler de ele alınıp eleştirildi. Bu bağlamda birçok uluslararası ve bölgesel parti ile aktörün - özellikle de Türkiye’nin - Suriye toplumunun, başta da Kürtlerin iradesine rağmen kendi çıkarlarını dayatma tutumu kınandı. Yayınlanan sonuç bildirgesinde şu kararlara yer verildi:
-  Siyasi sistem kurumlarının radikal dönüşümünü savunan barışçı ve demokratik halk hareketinin desteklenmesi,
-  Yurtdışından müdahale çabalarına karşı durulması,
-  Mevcut krizin çözümü için Suriye’deki muhalif partilerin ve onların pozisyonlarının ortaklaştırılmasının hedeflenmesi,
-  Özgür ve şeffaf seçimlerle oluşturulan komünal meclislerin toplumsal kurtuluşun temel aracı olarak oturtulması,
-  Sağlık, spor ve kültür merkezleri, siyaset ve insan hakları akademileri, Kürt dilinin yaygınlaştırılması için okul ve eğitim merkezleri gibi demokratik ve sosyal kurumların inşa edilmesi ve geliştirilmesi,
-  Bütün etnik ve inanç gruplarının barışçı, demokratik ve anayasal düzeyde ortak yaşamını destekleyecek bir mücadele kültürünün geliştirilmesi,
-  Kadın haklarının yaşam bulması için örgüt ve kurumların inşa edilip geliştirilmesi.
Halk Konseyi, devletin kurumsal yapısına ve anayasasına temelde dokunmadan iktidar mücadelesini vermenin sağlıklı olmayacağını da kaydetti. Böylesi bir iktidar mücadelesinin, özgür ve demokratik bir Suriye’yi hedefleyen ve toplum tarafından taşınan bir devrimi engelleyeceği vurgusunu yaptı.
Bu yılki Newroz, Batı Kürdistan’da çok güçlü ve geçen yıllara oranla çok daha büyük bir katılımla kutlandı. Mevcut durumda inşa sürecinde bulunan Demokratik Özerklik ve bununla bağlantılı olarak Sünni otokrasisinin ötesindeki demokratik toplumsal dinamik Türk devletince her koşul altında engellenmeye çalışılıyor. Zira oradaki gelişmelerin Kuzey Kürdistan’a da etkide bulunacağı ortadadır.
Bu konuda analitik bir derinleşme için dosyanın bundan sonraki bölümünde AB’nin politikasına göz atalım.

AB’nin güvenlik ve dış politikası


AB’nin iç, dış ve güvenlik politikası bir süreden beri, özellikle de 11 Eylül 2001’den beri giderek daha agresif bir temelde şekilleniyor. Bütün toplumsal alanlarda ve uluslararası ilişkilerde şiddet biçimli “çözüm yaklaşımları“ ve siyasi tutumlar giderek daha büyük bir rol oynuyor. Kastedilen, bir yanda doğrudan fiziki şiddet (örneğin en son Berlin ve Frankfurt’ta eylem gerçekleştirilen Kürtlere polis tarafından uygulanan şiddet), diğer yanda da savaş biçimli bir şiddet (giderek daha saldırgan bir şekilde savunulan ve uygulanan AB askeri ve kolonyal politikası). Söz konusu şiddetin bir başka versiyonu ise, uygulanan hukuki, sosyal, ekonomik veya yapısal şiddet.
Kriz halindeki modern kapitalizmin mevcut toplumsal formasyonu kapsamında Avrupa’daki egemen elitler, sınırsız ekonomik kar arttırımı hedefiyle her türlü kolektif ve dayanışmacı yaklaşımları yok etmeye çalışıyor. Her insanın sahip olduğu toplumsal ihtiyaçlar, örneğin kişilik gelişimi, hissedilen ve yaşanan dayanışma, eğitim, insan onuruna layık bir yaşam, bu çerçevede sistematik bir şekilde içinden boşaltılıyor. Bu toplumsal ihtiyaçların, “bireysel özgürlüklerle” dengelenmesi amaçlanıyor. Ancak burada özgürlük olarak tabir edilen, tam bir rekabet kültürünün yaşamın her alanında oturtulmasından başka bir şey değil.
Ancak sorun şu ki, insanların çoğu rekabete dayalı bu yaklaşımları içselleştirmiş. Dolayısıyla maddi güvenlik ve kalifikasyon dayanışmaya dayalı toplumsal örgütlenmenin önüne geçiyor. Bu, hem kapitalist sistemin iç istikrarı hem de sürekli bir kar arttırımı ve agresif bir kolonyalist dış politikası açısından işlevsel ve hayati bir noktayı oluşturuyor. Bunun sonucu olarak Avrupa’da, özellikle de Almanya’da toplumsal duygular, dayanışmaya dayalı yapılar yıkılırken, sistemin baskılarına boyun eğiliyor, ona uyum sağlanıyor. Aynı zamanda kadın özgürlüğü konusunda bir geriye düşüş, çoğunlukla yıkılan bir çevre, giderek daha eşitsiz bir gelir dağılımı, içinden boşaltılan sosyal sistemleri, işçilere yönelik sömürü ve yoksullaşma ve daha da eşitsiz bir düzeye gelen eğitim ve çalışma imkanları ile karşı karşıya bırakılıyoruz. Almancadan çeviri: Meral ÇİÇEK


MARTIN DOLZER


YARIN:
- Avrupa Think Tank kuruluşları nasıl bir rol oynuyor?
- Almanya nasıl bir Ortadoğu politikası izliyor?
- Bu politikalar Kürtlere nasıl yansıyor?