Hükümet bu tehlikeli durumdan çıkış yolu olarak, bu tehlikeli duruma yol açan nedenleri ortadan kaldırmak yerine, bunları büsbütün azdıracak bir "çözüm"e yöneliyor: Otoriterleşme...
Hükümet çözüm sürecini ciddiyetsiz bir "sakızca" dönüştürüp, çiğneye çiğneye çürüttüğü için çöküşe doğru sürükleniyor ve sürüklendikçe daha beter "önlemler" alıyor.
"Çözüm süreci"nden "önce" "Kamu Güvenliği" çizgisi hükümetin işini bitirecek olan bu tür "önlemlerden" birisidir. Çünkü bu yol, yasal, barışçı her türlü gösteri ve protestoyu olanaksız hale getirirse, bunun sonu, yasal olmayan ve barışçı olmayan gösterilere ve protestolara kendiliğinden açılır.
Ve daha da beteri şudur: Kobanê'de IŞİD'a dayanarak Rojava devrimini "çökertme" çizgisi iflas ettikten sonra, 7-9 Ekim günlerinde Hüdapar'lı militanlarla Kürt özgürlük hareketi arasındaki çatışmanın gösterdiği gibi, hükümet hızla Rojava'da denediği yöntemi, "içeriye" taşımaya başladı. Onun yayın organlarında Hüdaparlı militanların ölümüyle ilgili göz yaşartıcı yayınlar gırla giderken ve Ekim başında meydana gelen olaylarla ilgili HDP'liler kitlesel olarak tutuklanırken, silahlı Hizbullah unsurlarının öldürdüğü HDP'lilerle ilgili tek bir haber çıkmıyor ve onların katilleri hakkında tek bir soruşturma bile yapılmıyor. Bu da gösteriyor ki, Rojava'da izlenen ve dünyanın tepkisini çeken "IŞİD'ı destekleyerek" Rojava devrimini boğma yöntemi artık içeriye doğru büzülüyor ve bu da Türkiye için büyük bir tehlike oluşturuyor.
HDP ve DBP bu gidişi durdurmak için büyük bir çaba içindedir. Hem Selahattin Demirtaş, hem de Hatip Dicle hükümete yol gösteriyor. "Kamu güvenliğinin" Kürdistan'da sağlanmasını hükümet güçleri kendi başlarına sağlayamazlar. Vaktiyle "idam cezası" varken, OHAL, sıkıyönetim ve darbe varken, binlerce insanın infazı varken sağlanamayan "kamu güvenliği" bugün, PKK'nin, HDP'nin, DBP'(nin inisiyatifine yol açılmazsa, hiç sağlanamaz.
Ve Hatip Dicle'nin Hüdapar'la çatışmaları durdurma çabalarına Hükümet karşılık vermezse, bu defa "Hizbullah" dönemi vahşet Kürdistan'la sınırlı kalmaz. Bölgesel bir güç gibi görünen bu hareketi El Kaide, bir kaç ay içinde Türkiye çapında bir "Türk IŞİD'ine" dönüştürür. O halde "sıkıştıkça" tehlikeli dallara sarılan hükümet artık frene basmalıdır.
Ama basmıyor.
Daha ilginci, HDP'yi "safdışı" etmeye dönük kampanyanın nelere yol açacağının farkında bile değil. Bu parti olmasa, işler "yer altı" örgütlerine ve "silahlı" birliklere kalır. Çözümün henüz gerçekleşmediği ancak savaşın da "şimdilik" durduğu "geçiş" koşullarında, yasal ile yasadışının, silahsız ile silahlının birlikte olmasından daha doğal hiç bir şey yoktur. Çözüm olursa, demokratik özerklik gerçekleşirse, bu demokratik özerklik mutlak bir güvenceye alınırsa, o zaman ibre yasaldan ve silahsızdan yana kökten değişir. Her şey normale döner.
Ama şimdi "geçiş" dönemindeyiz. Hem devletin "yasadışı ve silahlı" işleri hala yürürlükte, hem de Kürt özgürlük hareketinin "yasadışı ve silahlı" güçleri görevlerinin başında. Çözüm dediğimiz de zaten bu duruma yasaldan ve silahsızdan yana son vermek.
Henüz verilmedi ve Davutoğlu bu geçiş dönemine özgü durumu, HDP'ye saldırarak "yasal ve barışçı olmayan"dan yana dönüştürmeye ve böylece bindiği dalı kesmeye çalışıyor.
Otoriter rejime, AKP'nin çöküşüne ve Türkiye'nin de sonu belirsiz bir krize sürüklenmesini önlemenin biricik yolu, Türk-Kürt ittifakını gerçekleştirmektir.
Koridoru açtığınız ve oradan ağır silahların geçişine izin verdiğiniz gün, bu ittifakın yolu açılır.
Hangisini istiyorsunuz? Kürt-Amerikan ittifakını mı yoksa?
Eğer öyleyse, "durmayın yola devam edin!"