Ortadoğu siyasetiyle yakından ilgilenen tüm kesimler yeni ABD yönetiminin dış politika parametrelerine odaklanmış durumda. ABD’nin bölgedeki politik duruşunu kendisi açısından faydaya dönüştürmeye çalışanlar, Trump yönetimiyle bir arada görünebilmek, birlikte çalışıyor izlenimi verebilmek için adeta yarışıyorlar.
“Süper güç” algısını güçlendiren, onsuz yaprağın dahi kımıldamayacağı hissiyatı oluşturan bu politik duruş kartların yeniden karıldığı bir dönemde en az dikkate alınacak duruş oluyor. Gücün askeri başarı, siyasi istikrar ve ilkeli duruşla sabitlendiği bir coğrafyada bu denli yaranmacı bir duruş sahibi olmak şüphesiz herkes tarafından değerlendirme konusu yapılıyor. Bu nedenledir ki söylenen hiçbir söz ağırlık teşkil etmiyor, cürmün kapladığı alan bile sorun kaynağı olabiliyor.
Buna rağmen halen varlığı sürdürebilmenin altında da şüphesiz pazarlama teknikleri ya da yeteneğinden ziyade pazarlanan malın kalitesi yatıyor. Yoksa çoktan ipliği pazara çıkması gerekenlerin halen siyaset sahnesinde söz söyleme imkanı yakalamasının başka bir anlamı olamaz.
Peki bu kadar önemli mi? ABD’nin yanında olmak ya da olmamak, Trump yönetimiyle birlikte hareket edip etmemek bölgesel güçler açısından ne anlam ifade ediyor?
Bu soruya yanıt vermekten ziyade durduğumuz yeri değiştirmeyi öneriyorum. Bir de burada arayalım cevabı.
Askeri, ekonomik, siyasi ve diplomatik olarak halen önemli bir yerde olsa da ABD’nin bölgedeki varlığı eskiye nazaran daha pasif. Bu nedenle artık birilerinin “yanında” olması beklenen güç değil; “kimin yanında” durması gerektiğini tespit etmeye çalışan bir güç izlenimi yaratıyor. Bu anlamıyla sorun ABD’nin yanında olmaktan çok, ABD’nin katılacağı politikaların belirlenmesinde yatıyor diye düşünüyorum.
Askeri açıdan bu oldukça net. Belki de ABD, dış müdahaleler tarihinin en meşru demlerini yaşıyor. Takip ettiği politikalar, istihbarat oyunlarıyla kuruluş ve palazlanmasında oynadığı rol tartışıla dursun, DAİŞ karşısında aldığı tutum ve Irak-Suriye’de yürüttüğü mücadele ABD’nin etkinliğini arttırmış durumda. Bu anlamıyla bölgedeki varlığını DAİŞ karşıtlığı üzerinden ifadelendirmeye devam etmesi beklenebilir.
Eğer DAİŞ karşıtlığını temel parametre olarak kabul edeceksek, DAİŞ karşısında, sahada en aktif mücadeleyi yürüten güçle birlikte yürümek zorundadır ABD.
Diğer bir parametre de şu ana kadar yapılan tüm haksız müdahalelere yaklaşımda gizli. Şüphesiz ABD’nin ciddi bir özeleştiri yapması beklenemez. Bu yapısına ters. Eğer gerçekten demokratik değerlere bağlı, halkların tüm haklarını önemseyen ve garantileyen bir ilkeler silsilesinin etkisinde olsa bu olabilirdi ama an itibarıyla mümkün değil. Bu nedenle bölgedeki varlığında her zaman için kapitalist sistemi güçlendirmeyi önceleyen bir ajanda olduğu bilinmeli. Bu anlamıyla her güç ile ilişkiye geçmeye açık, oldukça pragmatik bir duruşunu bundan sonra da sürdürmesi beklenmeli.
Fakat bunun da bir yol ayrımına ulaşacağı çok net. ABD, statükoyu yıkıp yıkmama yanında mevcut krizli sistemi değiştirip değiştirmeme gibi keskin bir kararla karşı karşıya kalacaktır. Kapitalist sistemin “kazan kazan” mantığını bir kenara bırakıp demokratik modernite çizgisine katılımı çokları açısından bir hayal, iyimser bir saflık olarak görülse de “sürdürülebilirlik” gerekçesi nedeniyle oldukça mantıklı.
Ya bu kriz/savaş durumunu daha da derinleştirerek girdabın tüm dünyayı içine alacak denli büyümesine neden olacak ve kazandığı zamanda yeni bir çözüm aramaya çalışacak ya da mevcut 200 yıllık ulus devlet zihniyeti, milliyetçilik sistemini terk ederek (yumuşatarak demiyorum) kapitalist sistemde paradigmal bir değişime gidecek.
Şüphesiz ara formüller, iç içe geçen tercihler de mümkündür. Fakat unutmamalıyız ki koşullar zorlaştıkça alınan kararlar da radikalleşir.