Başbakan Tayyip Erdoğan geçtiğimiz hafta ortasında İran ziyaretini gerçekleştirdi. Ziyaretin olumlu geçtiği ve AKP-İran ilişkilerinin düzeldiği yönünde bilgiler basına yansıdı. Dahası Tahran’dayken Tayyip Erdoğan’ın “Kendimi evimde gibi hissediyorum” dediği yazılıp söylendi. Oysa önceki hafta İsviçre’de Türk ve İran dışişleri Bakanları arasındaki sert atışmayı görünce çoğu insan Tayyip Erdoğan’ın İran ziyaretinin yapılamayacağını düşünmüştü. Ama sonuç farklı oldu. Hem de kendini evinde hissedercesine Tayyip Erdoğan İran ziyaretini gerçekleştirdi.

Peki bu nasıl oldu? Birden bire bu düzeyde bir AKP-İran yakınlaşması nasıl gerçekleşti? Veya Türkiye-İran ilişkileri böyle bir düzeye nasıl ulaştı?
Şimdi bu sorular üzerinde durmak ve soruların cevapları temelinde gelişen yeni süreci anlamaya çalışmak lazım. Çünkü bu durum bir anda olmadı. Yine sadece Türkiye ile İran yönetimlerindeki politika değişikliği temelinde gerçekleşmedi. Bunun arkasında Ortadoğu’da yaşanan Üçüncü Dünya Savaşı’nın geldiği yeni aşama var. ABD yönetiminin bu temelde gerçekleştirmeye çalıştığı yeni hamle söz konusu. Türkiye’deki AKP-Fethullahçı çatışması ile Cenevre 2 Konferansı’ndan İran’ın dışlanması durumu var.
Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan’ı Tahran’a götüren ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’yi de Ankara’ya getirmeye hazırlanan Türk-İran ilişkilerindeki bu düzey hangi olayla başladı? Okuyucularımız çok iyi hatırlar ki, bu ilişki Rojava’da Til Koçer’in Kürt Özgürlük Güçleri olan YPG’nin eline geçmesi ile başladı. Ondan önceki iki yıllık süre içerisinde Türk-İran ilişkileri çok gergindi. Bu gerginlik Kürtlerin Rojava’da askeri başarı kazanmaları ardından aynı gün ortadan kalkıverdi. Ardından da diplomatik görüşmeler sürdürülerek bir anda bugünkü düzeye ulaşılıverdi.
O halde yeni sürecin önemli bir boyutunu Türkiye-İran ilişkilerindeki yeni gelişmeler oluşturuyor. Bu ilişkiler de Kürtlerin başarı kazanması ardından başladığına ve Kürtlerin başarısını engellemeye dönük olduğuna göre, Kürt karşıtı bir ilişki oluyor. Yani Türk Başbakanı ile İran Cumhurbaşkanı’nı bir araya Kürt sorunu ve Kürdistan’da yaşanan gelişmeler getiriyor. Bu nedenle, Tayyip Erdoğan ile İranlı muhatapları arasındaki görüşmelerde tartışılan birinci önemli gündemin Kürt sorunu ve Kürtlere karşı alınacak ortak önlemler olduğu tartışma götürmüyor.
Karamsar olmamak ve önyargılı bakmamak açısından burada belki Kürt sorununu birlikte nasıl çözecekleri tartışılmış olabilir diye insan düşünebilir. Kuşkusuz böyle olması da istenir. Fakat görüşmelerden yansıyan bilgiler ve görüşen tarafların güncel politik tutumları dikkate alınırsa böyle iyimser bir havaya girmeyi sağlayacak hiçbir şeyin olmadığı açıkça görülür. Taraflar ancak bunu Kürtleri aldatmak için yapabilirler. Ve zaten her iki taraf da elbirliği etmişçesine fazlasıyla aldatıcı davranış göstermektedir.
AKP Hükümeti ile İran Yönetimini bu düzeyde bir araya getiren birinci önemli etken Kürdistan parçalarındaki gelişmeler olsa da, tek etkenin bu olmadığı açık. Burada son aylarda değişen ABD politikalarının etkisini de görmek gerekir. Bunlardan bir tanesi, 17 Aralık’tan beri iyice açığa çıkmış olan AKP-Fethullahçı çatışmasıdır. Bazı çevreler bu işi basit bazı kırgınlıklara bağlamaya çalışsa da, işin aslının ABD yönetiminin Türkiye’ye yönelik yeni bir müdahalesi olduğu ortada. Bu durumu Tayyip Erdoğan ve arkadaşları da aynen böyle anlıyor ve ifade ediyor.
Yine ABD müdahalesi görünüşte AKP Hükümeti’ni ve bizzat Başbakan Tayyip Erdoğan’ı hedefliyor olsa da esasta Türkiye’nin demokratikleşmesini ve Kürt sorununun çözümünü engellemeye dönük olduğu gün gibi açık. Kısaca ABD, Türkiye’nin demokratikleşmesinden ve Kürt sorununun çözümünden korkuyor. Mevcut Tayyip Erdoğan Hükümeti’nin bunları engelleyecek fazla gücü kalmadığı için de onu, engel olabilecek yeni bir hükümetle değiştirmek istiyor. Yani Başbakan Tayyip Erdoğan sürekli “Bu ülkede ameliyat yapılmasına izin vermem” dese de ABD yönetimi ameliyat yapmaya başlamış bulunuyor. Bu ameliyatın nasıl gelişip nereye varacağını ise elbette gelişmeler gösterecek. Kısaca Tahran’a görüşmeye giden Tayyip Erdoğan’ın durumu bu!
Tabi İran yönetiminin durumu da bundan çok farklı değil. İran Devleti daha önce görünüşte de olsa ABD’ye kafa tutan Ahmedinejat’ı yönetime getiriyordu. Son seçimde “ılımlı” olduğu söylenen Hasan Ruhani’yi cumhurbaşkanı yaptı. Bunun sonucunda da İran’ın nükleer silah üretimi ve İran’a karşı ambargolar konusunda kısmi bazı uzlaşma adımları atıldı. Bazıları bunu İran yönetiminin başarısı olarak göstermeye çalışsa da gerçeğin böyle olmadığı ve ABD’nin bu tür adımlarla yetinmeyeceği açık. Nitekim İran’ın Cenevre 2 Konferansından dışlanması bu temelde geliştirilen yeni bir baskı girişimi olmuştur.
Açığa çıkan o ki, ABD ve müttefikleri İran yönetiminin bu tür adımlar atmasıyla yetinmeyecektir. İran’ı önlerinde diz çöktürene ve teslim alana kadar baskılarını sürdüreceklerdir. Eğer İran yönetimi böyle bir noktaya gelmez ve yeniden direnişe geçerse, o zaman da büyük ihtimalle İran’a müdahale edeceklerdir. Yani İran’da savaş ihtimali hala çok güçlü bir olasılık olarak vardır ve belki de Üçüncü Dünya Savaşı’nın finali bu olacaktır. Kısaca AKP yönetimindeki Türkiye ile bu kadar sıcak görüşme yapan İran yönetiminin durumu da budur!
Bütün bunlar gösteriyor ki, yeniden üst düzey ilişki geliştiren AKP Hükümeti ile İran Yönetimi ABD’nin yoğun bir baskısı altındadır. ABD yönetimi her iki ülkede de Tayyip Erdoğan’ın deyimiyle “Ameliyat” başlatmış durumdadır. Cenevre 2 Konferansı’nda görüldüğü gibi, AKP ve İran yönetimleri bölgesel düzeyde çok yoğun ve sert bir mücadeleyi kendi aralarında yaşıyor olsalar da mevcut ABD müdahaleleri karşısında birbirinden destek istemektedirler. Bölgede ve dünyada dayanabilecekleri başka güçler kalmadığı için, ömürlerini uzatabilmek için birbirlerine dayanmaya çalışmaktadırlar. Türkiye-İran görüşmelerinin diğer önemli bir gündemi de bu olmaktadır.
Buradan ABD’nin bölgeye yönelik müdahalesindeki yeni politikalara gelebiliriz. ABD şimdiye kadar Ortadoğu’nun etkileyici düzeydeki devletlerine müdahale etti. Şimdi artık bölgenin belirleyici devletlerine müdahale ediyor. Türkiye ve İran bu devletlerin başında geliyor. Mısır’da desteklediği askeri darbeyi kalıcı yönetim olarak örgütlemeye çalışması da ABD’nin bu yeni politikasını gösteriyor. Kısaca ABD yönetimi Ortadoğu’ya yönelik müdahalesini yeni bir aşamaya çıkartıyor. Bölgesel düzeyde hegemon olan devletleri kendi çıkarı doğrultusunda değiştirerek bölgede sonuca ulaşmak istiyor.
Kuşkusuz bu yeni bir durumun başlangıcıdır. ABD Ortadoğu’ya yönelik müdahalesini yeni ve üst bir aşamaya çıkartmak istemektedir. Artık Türkiye ve İran yeni müdahalelerin hedefidir. Yani AKP-Fethullahçı çatışması ile İran’a yönelik baskılar öyle geçici değildir. Bunların arkasında ABD sistemi vardır ve ABD sonuç alıncaya kadar da bu müdahaleyi yürütmeye çalışacaktır. Başarılı olup olamayacağını elbette süreç gösterecektir. Fakat küresel sermaye sisteminin Türkiye ve İran’ı kendi çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlemek istediği kesindir.
Bu durumda Türkiye ve İran yönetimleri de kendi ömürlerini uzatmak için çaba harcayacaktırlar. Yani küresel hegemonik güçlerle Türkiye ve İran oligarşileri arasında önemli bir mücadele yaşanacaktır. Bu da Türkiye ve İran demokratik güçleri için çok önemli bir fırsat ve demokratik dönüşüm imkanı ortaya çıkartacaktır. Tarihin böyle yeniden yapılanma içeren çok önemli bir döneminden geçilmektedir. Türkiye ve İran’ın demokratik güçlerinin bu gerçeği görmesi ve ortaya çıkan bu tarihsel fırsat ve imkanı demokratik devrim lehine değerlendirmesi hayati öneme sahiptir.
Kürtlere gelince, Başur ve Rojava’daki gelişmeler bir başlangıçtı. Kürt sorununun çözümünü getirecek esas büyük gelişmeler Bakur ve Rojhilat’ta yaşanacaktır. Ortadoğu’daki gelişmeler çerçevesinde Kürdistan da artık bu sürece girmiş bulunmaktadır. Tüm Kürt yurtsever güçlerinin bu gerçeği görmesi ve oluşan tarihi fırsatı doğru değerlendirmesi büyük önem taşımaktadır. Bu noktada son derece duyarlı ve bütünlük içinde hareket etmeyi bilmek gerekir.
Bir kere çatışan taraflar tüm yükü ve zorlukları Kürtlerin üzerine yıkmaya çalışacaklardır. Buna karşı son derece uyanık olmak ve doğru politika izlemek gerekir. Yine Kürtleri bölerek güçlerini zayıflatmak ve hatta mümkünse çatıştırmak isteyeceklerdir. Bu tür oyunlara da asla düşmemek önemlidir. Dahası Ortadoğu’yu da demokratikleştirecek düzeyde Kürtlerin özgürlüklerini elde etmelerinin fırsatı doğmuştur. Kürt özgürlüğünü Ortadoğu’nun demokratik dönüşümüyle birleştirerek aktif mücadeleye yönelmek Kürtleri yeniden tarih yapan halk haline getirecektir.