ABD’nin yeni ‘savunma’ stratejisi sahada
Postmodern yeniden paylaşım savaşı derinleşirken, ABD-İngiltere ittifakı Skripal vakasının iyi değerlendirerek adeta AB’yi yeniden fethetti. Hemen hemen bütün Avrupa ülkelerini “Rus tehdidi”ne karşı yanına alan ABD-İngiltere aynı zamanda uluslararası siyasetteki temel aracı militarizmi AB’ye dayattı.
AB’nin sağcı yöneticileri de açığa çıkan her fırsatı değerlendirmeye niyetli. Nitekim geçen hafta askerler ile aralarında tank gibi ağır zırhlı araçların da bulunduğu askeri malzemelerin kendi sınırları içerisinde daha kolay hareket edebilmesi için “askeri Schengen bölgesi” kurmayı hedeflediklerini açıkladılar. Bu plan yürürlüğe girdiği takdirde, AB’nin 26 ülkesi ile İsviçre, Lichtenstein, Norveç ve İzlanda bir anlamda yukarıdan aşağıya militarize bir tarzda reorganize edilecek. Bu Bismarck tarzı siyasetin, Almanya merkezli AB’nin “küresel güç”e dönüştürülmesi arayışıyla da uyumlu olduğunu söylemek yanıltıcı olmaz. Fakat asıl olarak NATO ve onun gerçek patronu ABD için yol açıcı bir yönelim.
Bu politikanın sadece sonuçları askeri harcamaların artırılması (Polonya geçen hafta ABD’den 4,75 milyar dolarlık Patriot füzesi almak için anlaşma yaptı.) coğrafyanın militarizme göre düzenlenmesi (askeri araçlar için yollar köprüler, sınırlara yeni askeri birliklerin kaydırılması gibi) düzeyinde değil, toplumların da militarist akla uydurulması olarak karşımıza çıkacak. Bunun ilk elden sonuçlarını hali hazırda artan ırkçılık, göçmenlere karşı ayrımcılık ve yükselen her türden sağ siyaset olarak görüyoruz. Bu yüzden Ortadoğu ya da dünyanın herhangi bir yerinde cereyan eden kıyımlara, savaşlara karşı bu toplulukların bırakın sokağa çıkmayı, aksine olumsuzlukları destekleyen bir rol oynadığı/oynayacağı görülebilir.
ABD tabii sadece tek taraflı bir siyaset uygulamıyor. Asıl olarak Çin’e karşı bir politika olduğu gizlenmeyen çelik ve alüminyum ithalatında vergi artırımından AB muaf tutulurken, AB’nin de İran’a karşı yaptırımları önümüzdeki ay tartışma konusu yapacağını açıklaması bir “uyum” göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Bugün olanları “soğuk savaş”tan çok Rusya ve Çin’in kuşatılması ve emperyalist hiyerarşi içerisinde pozisyon tayini arayışı diye özetleyebiliriz. Postmodern kaosun yön verdiği savaş karşılıklı yeni hamlelerin paralelinde yayılma eğiliminde. Romanya-Moldova birleşmesi tartışması da bu eğilimi güçlendirir nitelikte. Bu durum gerçekleştirdiği takdirde, Rusya-AB arasında çekişme konusu olan Moldova’nın Batı tarafından yutulması anlamına gelecek. Bu türden bir gelişmenin Moldova’nın fiili özerk bölgesi ve Rusya’nın etki alanındaki Transdinyester’de çatışmaları tetiklemesi; bölgede başta Macarlar olmak üzere çeşitli toplulukların da “milli” reflekslerini hareketlendirmesi olasılığı güçlü.
Bir diğer dikkat çeken gelişme ise şu an 130 ülkeye yayılmış olan Çin’in yumuşak gücü Konfüçyus Enstitüleri’nin düşünce özgürlüğüne karşı faaliyet gösterip göstermediği tartışmasının Batı’da başlatılması. Görünen o ki hemen olmasa da Batı, Çin’in bu önemli kültürel-siyasal aracını yasaklama gibi bir takım önlemlerle elinden almaya niyetli.
Postmodern savaşta alan genişlemesinin kaçınılmaz olduğu bir periyoda giriyoruz. Bu anlamda Hindistan-Pakistan-Afganistan hattında çatışma ve saldırılar artıyor. Etnik-dinsel sorunlar gibi gözüken bu gerilimler doğrudan bugünkü kapitalizmin dinamikleriyle bağlantılı ve maalesef hem insanlık hem de dünyamız adına daha köklü tahribatlarla karşı karşıya kalacağımız günler bizi bekliyor.