Abdülhamit’ten Erdoğan’a sansürün tarihçesi
Forum Haberleri —

.
- Susma sustukça sıra sana gelecek’ sloganı son sansür yasası ile bir kez daha gerçeğe dönüştü. Ancak öyle anlaşılıyor ki; AKP neredeyse tüm muhalif medyayı kapatacak son düzenlemeyi de hayata geçirdi.
OKTAY CANDEMİR
Fransız Napolyon; “Basın özgürlüğü mü? Asla… Bunu onlara verdikten sonra benim için yapılacak iş, bir arabaya binip çiftliğime gitmek ve artık orada yaşamaktır. Eğer basının dizginlerini elimden kaçırırsam, iktidarda üç aydan fazla kalamam” diyerek, basın özgürlüğüne ilişkin genel bakış açısını net bir şekilde özetlemiştir.
ABD’nin 3. başkanı olan Thomas Jefferson, “Hükümetsiz bir basını, basınsız bir hükümete tercih ederim” diyerek basına verdiği önemi göstermiştir.
Türkiye’de ise iktidarlar Jefferson’u değil, Napolyon’u örnek almış ve basına olan yaklaşımlarını bu temel üzerinden şekillendirmiştir.
1946'da çok partili sisteme geçişle başladığı iddia edilen nispi demokratikleşme sürecinde yaşanan sosyo-ekonomik sorunlar, siyasi iktidar tarafından basın özgürlüğünün kısıtlanma gerekçesi olarak gösterilmiştir.
1950 yılında yapılan seçimlerde tek başına iktidara gelen Demokrat Parti, dönemin medyasından yoğun destek almış ve bunun karşılığında adeta bir ödül olarak basın özgürlüğüne dair önemli maddeler içeren Basın kanununu 1952 yılında çıkarmıştır.
Ancak 1954 seçimlerinde oylarını daha da arttıran ve iktidarını sağlamlaştıran DP iktidarı, basına olan tavrını da değiştirerek 7 Haziran 1956 gün yürürlüğe giren 6733 sayılı yasa ile Basın Kanunu’nun bazı maddelerinde değişiklikler yapmıştır. Bu değişikliklerle basın özgürlüğü sınırlandı, her türlü yoruma elverişli, dolaylı ve örtülü sansüre yönelik hükümler getirilmiştir.
1957 yılı sonrası oluşan ekonomik düzensizlik, dış borçların ödenmesinde yaşanan sıkıntılar ve Türk Lirası’nın değer kaybetmesi gibi nedenlerden dolayı, ekonomik olarak oldukça zor bir dönem geçiren Demokrat Parti, yaşadığı oy kaybının ve siyasi gerginliğin de etkisiyle basına karış olan baskıcı girişimlerini ve sansür uygulamalarını oldukça sertleştirmiştir.
1960 darbesi ve sonrasında 10 yılda bir meydana gelen askeri darbeler nedeniyle Türkiye’de basın özgürlüğü 30 yıl boyunca tamamen ortadan kaldırılmıştır, ancak 1991 seçimlerinde DYP ve SHP’nin basın özgürlüğüne ilişkin vaatleri ile yeniden gündeme gelmiştir. DYP-SHP koalisyonu, iktidara geldikleri 1991 yılında her ne kadar basın özgürlüğünden dem vursa da; yükselen Kürt muhalefeti ve yoğun demokratikleşme talepleri, DYP-SHP koalisyonuna geri adım attırarak baskıcı uygulamaları arttırmıştır.
15 Mart 1993 tarihine gelindiğinde; Ulaştırma Bakanı Yaşar Topçu, özel yayınların anayasaya aykırı olduğunu ifade ederek, valilere 24 saat içinde yayınların kapatılması gerektiğini bildirmiştir. Söz konusu kararla, bütün özel radyo ve televizyonların yayınına son verildi. Demokrasi ile bağdaşmayan bir karar olarak görülen bu gelişme üzerine, ülke genelinde “Radyomu İstiyorum” eylemleri yapılmıştır. Basın özgürlüğü ve demokrasi vaatleri ile iktidara gelen hükümetin, özel yayınlar üzerindeki hamlesi, o dönem sık sık gündeme getirilen ve tartışma konusu olan Kürtçe Televizyon yayınının önüne geçmek için yapılmış bir müdahaledir. Bu müdahaleler sadece yasal müdahalelerle sınırlı kalmadı ve onlarca gazeteci faili meşhur cinayetlerle katledildi. Bu açıdan 1990’lar basın özgürlüğü açısından da en karanlık sayılan yıllar olarak hafızalara kazındı.
2000’li yılların başında kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi de (AKP) Menderes ve Demirel’in yaptığı gibi basın ve ifade özgürlüğünü vaat ederek iktidara geldi. 2000’lerin ortalarına doğru hızlı gelişmeler kaybeden AB uyum süreci ile beraber AKP iktidarı basın alanında birçok olumlu sayılabilecek değişiklik gerçekleştirdi. Ancak bunun geçici bir dönem olduğu kısa sürede anlaşıldı. AKP’nin 20 yıllık iktidarı döneminde 721 gazeteci tutuklandı. Gazetecilerin en çok tutuklandığı yıllar ise OHAL’in uygulandığı 2016 ve 2017 yılları oldu. Bugün hala 100’ü aşkın gazeteci tutuklu bulunurken, en az 260 gazetecinin yargılanması devam ediyor.
20 Aralık 2011 tarihinde Kürt gazetecilerin evlerine yönelik yapılan baskınlarda 46 gazeteci gözaltına alındı ve bu Türkiye tarihinin en büyük toplu gazeteci tutuklanması olarak kayıtlara geçti.
AKP’nin 20 yıllık iktidarında basın özgürlüğüne yönelik baskıcı tutumunun hedefinde Kürt basın ve kuruluşları oldu. Buna örnek olarak 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından arka arkaya yayımlanan kanun hükmünde kararnameler ile DİHA, Jinha, Özgür Gündem, İMC TV gibi Kürt orjinli basın kuruluşlarının kapatılmasını gösterebiliriz. Bu kurumlarda çalışan gazetecilerin birçoğu gözaltına alındı. Basın kuruluşlarının mal varlıklarına el konuldu.
Kürt basınına yönelik gerçekleşen bu baskılar, Türkiye medyasında haber bile olmadı. 2002-2011 yıllarında Kürt basınına yönelik bu baskılara karşı Türkiye medyası gözlerini kapatarak çifte standart bir yaklaşım gösterdi. Ne zaman ki AKP’nin basın özgürlüğüne yönelik müdahaleleri Kürtler haricinde de can yakmaya başladı, Kürtlerden esirgenen duyarlılık bu defa itiraza dönüşmeye başladı.
‘Susma sustukça sıra sana gelecek’ sloganı son sansür yasası ile bir kez daha gerçeğe dönüştü. Ancak öyle anlaşılıyor ki; AKP neredeyse tüm muhalif medyayı kapatacak son düzenlemeyi de hayata geçirdi.
Sosyal medyada yükselen muhalefeti bastıramayan AKP iktidarı, son olarak Meclis Genel Kurulu’nda görüşülen ve kamuoyunda “sansür/dezenformasyon yasası” olarak bilinen, "Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” ile basın hürriyetini tamamen ortadan kaldırdı. Artık bu ülkede yazan, çizen, düşünen herkes hapis cezası ile karşı karşıya kalacak, sosyal medya neredeyse işlevsiz hale getirilecek.
AKP’nin sansür yasası ile II. Abdülhamid’in iktidarının son zamanlarında kurulan Sansür Kurulu’nun gazetelere gönderdiği 9 maddelik bildiri arasında ki bazı benzerlikler bize tarihi adeta yeniden yaşatıyor:
9 maddelik bildirinin iki maddesinde şöyle yazıyordu:
1-Padişah Hazretlerinin sağlığı, memlekette ticaret ve sanayinin ilerlemesi hakkında havadis verilecektir.
2- Vilayetler ahalisinden bir kişinin ya da bir topluluğun, hükümet yolsuzluğundan şikâyetlerinin ve Padişah’a duyurulmasını bildiren kâğıt, dilekçe, açık mektupların yayımlanmasının kesinlikle yasaktır.
Meclisten geçen son sansür yasasıyla TCK’nın ‘Kamu Barışına Karşı Suçlar” bölümüne yeni bir suç eklenerek ‘Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma’ suçu düzenlendi. “Halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse 1 yıldan 3 yıla kadar hapis ile cezalandırılacak. AKP’nin basına olan yaklaşımı ile Demokrat Parti’nin son yıllarında basına karşı yaşama geçirdiği baskıcı politikalar birebir benzerlikler taşıyor ve tarih yeniden tekerrür ediyor. Basına yönelik baskılar aynı zamanda AKP iktidarının son günlerini yaşadığını da gösteriyor.
2. Abdülhamit, Demokrat Parti’nin son dönem uygulamaları ile bugün AKP iktidarının uygulamaları… Görünen son kılavuz istemiyor, sadece yakın tarihe baktığımızda AKP’nin artık miadını doldurduğunu görmek için allame-i cihan olmaya lüzum yok sanırım.
Hepsinin ortak noktası şu: Başarılı günlerimde medya beni yazsın ama kötü günlerimde sakın ha, medya bir şey yazmasın.
Velhasıl, her iktidar başarısız olduğu dönemlerin faturasını basına çıkarır ama bu onu varacağı sondan kurtaramamıştır.







