
Ancak Erdoğan’ın bundan bir şey öğrendiğini, her zaman asker gönderme kolaylığından vazgeçebileceğini ve gerçek bir müzakere sürecini başlatmak isteyeceği pek zor tahmin edilebiliyor. Çünkü güçlünün pozisyonundan hareket etmektedir. Avukatlara, gazetecilere, sendikacılara karşı yürütülen davalar, gündelik tutuklamalar, tıka basa dolu hapishaneler ve açlık grevleri, toplumda bir kaynama olduğunu göstermekte. Hükümetin sinirli olduğunu çoğunlukla bir örgütün desteklenmesi veya örgüte üye olma (KCK veya PKK) biçiminde olan ve çok ender somut cezalandırılabilir suçu gösterebilen iddianamelerin siyasî seviyesi göstermektedir. Suriye-Türkiye sınırındaki durum ve komşuya yönelik tehditler de, NATO Patriot roketleriyle desteğini verse dahi, güçlü bir pozisyondan hareket edilmediğini kanıtlıyor. Çünkü asıl “tehdit”in Esad’ın ordusundan değil, Suriyeli Kürtlerin özerklik uğraşlarından ve bu uğraşların kendi ülkesindeki Kürt halkına nasıl etki bırakacağından geldiği düşünülüyor.
Öcalan 2 Ağustos 1999’da İmralı’dan silahlı mücadele stratejisinde değişiklik ilan etmesinden bu yana, PKK’nin gerilla güçleri büyük ölçüde Türkiye topraklarından geri çekildi ve özsavunmaya odaklandılar. Bu, PKK’nin 24 Ocak 1994’de yapılan 5. Kongresi’nde kendi devletini kurma talebinden feragat etmesinden ve Türkiye sınırları içerisinde özerklik ve özyönetim talebini yükseltmesinden sonra hükümete yönelik ikinci büyük adım olmuştu. Verili devlet sınırları kabul edilmiş ve değiştirilmesi istenmemekteydi. Bunlar Türk hükümetine yapılan ciddi müzakere önerileriydi, ama hükümet tarafından hiç bir zaman gerçekten kabul edilmediler. Çünkü hükümet temsilcileriyle New York’da, Oslo’da ve hatta İmralı’da yapılan tüm görüşmelere rağmen, Erdoğan hiçbir zaman demokrasi ve özyönetim talepleri ile ilgilenmedi.
Abdullah Öcalan’ın Erdoğan hükümetine ciddi müzakereler için sunduğu “Demokratik Özerklik” çözüm modeli temel çizgileriyle biliniyor ve yeni ya da şaşırtıcı öneriler içermiyor. Farklı biçimlerde çeşitli Kürt örgütlerince de bu öneriler açıklanmıştır, gerek Koma Komalên Kurdistan’ın 2006’daki “Kürt Sorununun Demokratik Çözümü İçin Deklarasyonu”, gerekse de Demokratik Toplum Kongresi’nin 2011’de sunduğu “Demokratik Özerk Kürdistan Model Taslağı” gibi. Bu öneri, AB tarafından Türkiye’nin üyeliği için önkoşul olarak uygulanmasını istediği Kopenhag Kriterleri’nin tam olarak çerçevesi içindedir: Kürt ve diğer etnik kimliklerin tanınması, Kürt dili ve kültürünün bütün toplumsal alanlardaki eşitliği, özgür siyasi faaliyet ve örgütlenme hakkının kabulü ile Öcalan dahil bütün siyasi mahkumların serbest bırakılması. Böylesi müzakereler çerçevesinde de, aynı anda hükümet birliklerini Kürdistan’dan çekmesi ve koruculuk sistemini kaldırması koşuluyla gerillanın silahsızlandırılması da her zaman önerilmişti.
Bu demokratik konfederalizmin uygulanması gerçekten de anayasada derin reformları gerektirmektedir, ama görüldüğü kadarıyla Erdoğan henüz buna hazır değildir. Bunun arkasında, özerklik ve özyönetimin daha fazla parçalanma ve bölünmenin ilk adımı olduğuna dair Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalma travmatik deneyimler durmaktadır. Doğal olarak Kürtlerin Irak ve Suriye’nin kuzeyinde giderek bağımsızlaşmaları bu korkuları körüklemektedir. Ancak Erdoğan, diyaloğu reddetmeye devam ederse, bu ikilemden kurtulamayacaktır.
Türkiye’deki halklara ve özellikle Kürtlere hakları tam olarak verilmediği müddetçe, ülkede her zaman isyanları ve şiddeti yaratan gizli bir iç savaş var olmaya devam eder. Bu sorunu çözemeyen bir hükümet, siyasi hareketlerinde felce uğrar ve her defasında baskı ve şiddet aracına başvurur. Eğer şimdi DTK ve BDP’nin bir delegasyonu İmralı’ya gidebildiyse, bu zamanı çoktan gelmiş olan makul bir siyasi aklın adımıdır. Çünkü, Öcalan olmadan hiçbir şey olmaz.
Çeviren: Murat Çakır