AB’nin bir diktatörle Varna dansı
LOKMAN TURGUT
Bulgaristan’ın Varna kentinde 26 Mart Pazartesi akşamı gerçekleşen Avrupa Birliği-Türkiye Zirvesi’nde, diktatörlüğünü her geçen gün biraz daha kurumlaştırma arayışında olan Türk Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan, yapmak istediği katliamlara destek ararken, AB cephesinden “anlaşamadık” mesajı geldi.
Zirve gerçekleşmeden önce tarafların açıklamaları, her iki tarafın bu zirveden beklediklerin ilişkilerin normalleşmesi konusuna bile temkinli yaklaştıklarını gösteriyordu.
Türk diktatörü Erdoğan’ın zirve öncesi dile getirdiği tam üyelik amaçlarının sürdüğüne dair söylemlerini ne karşı taraf ciddiye aldı, ne de kendisi.
Böylesi ağır bir havada yapılan zirveye, bir de Türk diktatörünün ev sahibi Bulgaristan’a gelmesinden dolayı çok sayıda Bulgar’ın protesto gösterilerini de eklemek gerekiyor. Rahatsızlığını sokağa çıkarak dile getiren göstericiler, zaten kendi liderlerinin ülkeyi otoriter bir tarzda yönettiğini, bir de Türk diktatörünün gelmesini hazmetmediklerini ve ülkelerinde misafir etmek istemediklerini haykırıyordu. Eylemciler, Erdoğan ve onun şahsında katliamcı ve inkarcı yayılmacılığı kınadı.
Ne kadar uzak olduklarını gösterdiler
Pazartesi akşamı, iki saat taraflar anlaşılan eşine nadir rastlanır bir şekilde açık konuştu. Açık konuşmanın sonucu varılan nokta ise Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk tarafından şöyle izah ediliyordu:”Eğer bana sorarsanız, acaba çözümler bulduk mu ve ya uzlaşma oldu mu? Benim cevabım, hayır.”
Bu “hayır”, tarafların birbirine oldukça uzaklaştıklarının gösterirken, Tusk’un şu sözleriyle de bu durum tescilleniyordu:
“Bütün enşilelerimizi sıraladım ve liste oldukça uzundu.”
Liste uzundu ve uzlaşma da yoktu çünkü zirvede konuşan Erdoğan’a göre “Türkiye bir hukuk devletiydi.”
Ama zirvede bu yalana inanan ondan başka kimse yoktu.
Belli ki kendisi de bile söylediği yalana inanmıyordu. Yine Erdoğan’a göre Türkiye halen tam üyelikte ısrarlıydı ve AB, Türkiye’yi genişme sürecinin dışında tutarsa “Büyük hata yapmış” olurdu.
Erdoğan bunu söylerken, AB ülkelerinde ise aksi yönde sesler yükseliyordu. Hatta Avusturya açıkça Türkiye’nin her türlü AB üyeliğini şiddetle reddediyordu.
Yine zirveden bir gün önce Lüksemburg Dışişleri Bakanı Jean Asselborn, Türkiye’nin Efrîn’de yürüttüğü etnik temizliği BM’nin 51.maddesine dayandırmasının geçersiz olduğunu belirtiyordu.
Lüksemburg Dışişleri Bakanı, “Suriye’deki duruma bakan bir kişinin Türkiye’nin hedefinin Suriye sınırındaki Kürtleri “kovmak, silmek” ve yerine milyonlarca Suriyeli mülteciyi yerleştirmek olacağı sonucuna varabileceğini” belirtmişti. Asselborn, Türkiye’nin Efrîn’de yapmak istediğini açık bir şekilde etnik temizlik olarak okumuştu.
AB’nin gündeme getirdiği 3 nokta
Evet AB, Kürtlerin hem kendi topraklarında, hem de dünyanın farklı yerlerinde kendi çıkarları için her zaman zulme uğramasına göz yummaya hazır bir politika izledi ama bu sefer fikir ve siyaset ayrılıklarının da çok ötesine gidiyor. Tusk’un öne çıkardığı üç ana noktaya değinelim;
* AB vatandaşlarının Türkiye’de tutuklanması (Daha doğrusu rehin alınması, istekleri doğrultusunda bu rehineleri şantaj konusu yapması),
* Kıbrıs’ın doğal gaz aramasına Türkiye tarafından getirilen blokaj,
* Bu konuların dışında bir de lütfedilip Efrîn’de açık bir şekilde uluslararası hukukun ihlali olan Efrîn’de Türk işgali ve yaptığı etnik temizlik de gündeme getirilmiş ve ‘endişe verici’ bulunmuş.
Her halükarda AB’nin Türkiye’ye söylediklerini Türkiye’yi tamamen siyasi anlamda kaybetmeme kaygısı ile maddi gerçekliğin bunun çoktan dışında olduğu gerçekliğini görememe arasında gidip gelse de açık sözlerle Türkiye’nin AB’de yerinin olmadığı belirtildi. Bir şekilde Türkiye’nin batı dünyasında yerinin olmadığını içeren sözler de mevcut.
Avusturya’nın 31 yaşındaki genç Başbakanı Sebastian Kurz, Alman Die Welt gazetesine konuştu. Kurz, Türkiye ile üyelik müzakerelerinin tamamen kesilmesini istedi. Ona göre, hem Türkiye nüfusu ile AB’nin genişleme gücünü aşmakta, hem de “Türkiye yıllardır AB’den ve onun değerlerinden uzaklaşıyor.”
Bahçeli ve Yıldırım memnun değil
Varna’daki zirvede istediğini elde etmemiş olmanını saldırganlığı ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli dün Meclis grup toplantısında konuştu. Bahçeli “AB Konseyi’nin, ülkemizin Akdeniz ve Ege Denizi’ndeki faaliyetlerini kınayan açıklaması skandaldır, iflah olmaz bir Haçlı kafasıdır. AB’nin kapısı, Türkiye’ye ardına kadar kapatılmıştır” dedi.
Türk Başbakanı Binali Yıldırım’ın konuşmasında da yaşadığı hayalkırıklığı vardı: “Zirvede AB’nin Türkiye’ye hakkaniyetli bir yaklaşım sergileyeceğine dair bir işaret görmedik.”
Yaklaşım ne olmalı?
Bütün bu gelişmeler Kürt siyaseti açısından büyük bir dikkatle ele alınmalı. Çünkü Türkiye’yi dışarıda tutan AB ve özellikle Almanya, Türkiye ile özellikle ‘güvenlik’ ve ekonomik işbirliğini devam ettirmeyi tercih edecektir. Bunu en iyi Almanya eski Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel geçen hafta yayınlanan makalesinde gösterdi. Gabriel’e göre Türkiye önemli ve Kürtler bu önemden dolayı ise çok rahat bir şekilde gözden çıkarılabilir.
Bunda elbette Türkiye’nin izleyeceği siyasi tercihler, bölgesel ve küresel anlamda geliştireceği ya da içinde bulunduğu ittifaklar belirleyici olacak. Kürt siyaseti, Türkiye’nin izlediği siyaset ile aslında varolan bütün reel demokrasilere zarar veren yayılmacı bir politika izlediğini iyi anlatması gerekiyor.
Kürt siyasetinin, Erdoğan diktatörlüğünün desteklenmesinin Kürtler başta olmak üzere Türkiye, Ortadoğu halkları ve şantaj politikasıyla da Avrupa ve bütün batılı ülkeler açısından tehlikeli olduğunun devletlere ve halklara en iyi şekilde izah etmesi gerekiyor.
Somut veriler üzerinden anlatımlarla birlikte halklarla ittifakların güçlendirilmesi, devletlerle de mümkün olduğunca ortak tehlikeye karşı taktik ve stratejik işbirlikleri ve ittifakların geliştirilmesi gerekiyor.