2019’un ilk yarısında ekonomik kötüleşmenin devam edeceği konusunda iktisatçılar arasında bir uzlaşma var. Bunun nedeni, şu anda bir kredi çöküşünün yaşanıyor olması. Özellikle döviz krizini kontrol altına alabilmek için Eylül ayında merkez bankasının faizleri çok sert bir şekilde artırması, TL ile verilen kredilerin çökmesini hızlandırdı. Yükselen faizler soncunda hem borçluların borçlarını geri ödemeleri daha da zorlaştı. Hem de yeni borç alarak işleri yürütmek mümkün olmaktan çıktı.
ZÜLKÜF KURT
Dolar ve Euro’da yaşanan ani dalgalanmalar, ardı arkasına ilan edilen konkordatolar, şirket iflasları, küçük esnafın sessiz sedasız kepenk kapatması, hayat pahalılığı, fiyat yüksekliği, enflasyon ve işsizliğin aynı anda artması. Gıda fiyatlarında yaşanan yükseklik artık halkın her ürünü tek tek alacağı noktaya çoktan taşıdı. Ekranlara yansıyan ikiye bölünmüş marul fotoğrafları, yeni bir tüketim alışkanlığı trendinin ortaya çıkmasından değil, alım gücünün yarı yarıya düştüğünün belki de en net fotoğrafı.
Yerel seçim gündemiyle iktidar her yerde ekonomik krizi gölgelemek istiyor. Büyük binalara giydirilen seçim reklamları, yoksul mahallelerinde her tarafa asılmış iktidar bayrakları, sadece seçim propagandası amacıyla değil, krizin görünürlüğünü de azaltma amacını taşıdığı yorumu, bizi AKP-MHP iktidarının gerçek karakterini anlamaya biraz daha yakınlaştırır.
Yaşanan krizi ve sonrasında yaşanacak gelişmeleri Ekonomist Doç.Dr. Ümit Akçay ile konuştuk.
Dolar, Euro sürekli olarak yükselip, düşüyor. Bu ani değişimlerin nedeni nedir?
Dövizin yükselişi, geçtiğimiz yıl Ağustos ayında bir döviz krizi halini aldı, doğrudur. Ancak verilere baktığımızda, 2013 yılının Türkiye ekonomisi açısından bir dönüm noktası olduğunu görüyoruz. Bunun nedeni, 2013 itibariyle AKP hükümetlerinin 2002’den beri uyguladığı siyasi-ekonomik modelin maddi temellerinin aşınmaya başlaması idi. Bu model, neoliberal ekonomi politikalarından oluşuyordu. Özelleştirmeler, emek piyasalarının esnekleştirilmesi ve taşeronlaştırma bu modelin temelinde yatıyordu. Ancak AKP, kendisinden önceki hükümetlerden farklı olarak neoliberal politikaları iki telafi mekanizması ile birlikte uyguladı. Bunlardan ilki sosyal yardımlar ikincisi de ucuz kredi sağlanması. Bu sayede, insanların geliri reel olarak artmasa bile, neoliberal politikaların olumsuz etkileri törpülenebildi.
Neoliberal popülizm olarak adlandırılabilecek olan bu modeli mümkün kılan ise, uluslararası ekonomik konjonktür idi. 2002-2008 ve 2010-2013 arasındaki küresel kredi bolluğu ortamında AKP hükümetleri yüksek ekonomik büyüme, düşük enflasyon ve ucuz döviz üçlüsünü aynı anda elde edebildi. 2013 yılında bu model tıkandı. Bunun nedeni, küresel konjonktürdeki ucuz ve bol kredi döneminin kapanması idi. 2013 yılından bu yana üç kere modeldeki bu tıkanıklıklar, darboğazlara dönüştü. 2018 Ağustos’undaki son darboğazın döviz krizine dönüşmesinde ABD ile yaşanan gerilim etkili oldu. Ancak krizin görünürdeki nedeni ABD ile olan gerginlik iken, yapısal nedeni AKP hükümetlerini bugüne getiren birikim modelinin tıkanması idi.
Ağustos ayından bu yana göreli olarak yaşanan düşüşün nedenine geldiğimizde; döviz, ekonomik büyümenin durması ve daralmanın başlaması nedeniyle düşüyor. Bunu açmak için, Türkiye ekonomisinde üretimin, hatta ihracatın dahi ithalata bağımlı olduğunu hatırlamak gerekir. Üretim durduğu anda ithalat talebi azalır. İthalat talebinin azalması ise TL’nin yeniden değerlenmeye başlamasına neden olur.
Ekonomi, dünyadaki gelişmelere karşı ne düzeyde kırılganlığa sahip?
Bu sorunun daha genel yanıtı, Türkiye ekonomisinin dünya kapitalist sistemine entegrasyon biçimi ile ilgili. Bu entegrasyonda Türkiye, hem finansal olarak hem de üretim yapısı açısından küresel sermaye hareketlerine bağımlı. Bu bağımlılık, kırılganlığı yaratan temel etken. Bu genel yanıttan sonra biraz daha detaya girersek, 2001 krizi sonrasında uygulanan IMF programı, Türkiye ekonomisinin bugün yaşadığı sorunları daha da büyüttüğünü görebiliriz. IMF programı, enflasyonu düşürmeye odaklanmıştı. Bunu yaparken örtük olarak TL’nin değerli tutulması, temel bir politika tercihi haline geldi. Bu ise, Türkiye ekonomisinin uluslararası sermaye akımlarına bağımlılığını daha da artırdı, çünkü TL’nin değerli olduğu bir ortamda hem ithalat hem de dövizle borçlanma daha da kolaylaştırıldı. Sonuçta Türkiye, küresel koşullarda yaşanan herhangi bir değişimden en çok ve en fazla etkilenen bir ekonomi haline geldi.
Bu kırılganlık içinde şu an enflasyon ve işsizlik birbirine paralel yükseliyor. Stagflasyon mu yaşanıyor?
Evet. Eğer bir resesyon olsaydı, işsizlik yükselirken enflasyonun düşmesi beklenebilirdi. Zira insanların alım güçlerinin azalması ve talebin düşmesi ile yatırımların durması ya da iflas eden firmaların artması ile ekonomik daralma yaşanabilirdi. Ancak şu anda işsizlikle enflasyonun birlikte artması, geçtiğimiz yıl Ağustos ayında yaşanan döviz krizi ile ilgili. TL’nin döviz karşısında hızla değerlenmesi, ithalat kanalı ile enflasyona neden olurken, aynı anda döviz borçlusu firmaların durumlarının kötüleşmesine ve art arda iflasların gelmesine neden oldu. Sonuç olarak, hem ekonomik daralma, hem işsizliğin artması hem de yüksek enflasyon yaşanmaya başladı. Ekonomi yönetiminin kilitlendiği yer burası. Bu tip bir krizi kolaylıkla atlatmak mümkün değil.
Peki mevcut krizi tanımlamaya çalışırken, nasıl bir krizin yaşandığını söyleyebiliriz?
Bu sorunun yanıtı için kriz tanımlarını biraz açmak gerekiyor. Örneğin, döviz krizi kısa bir sürede TL’nin hızlı ve yüksek oranlı değersizleştiği durumlar için kullanılıyor. Resesyon, ekonominin 6 ay boyunca küçülmesi anlamına geliyor. Birikim modeli krizleri ise, belirli bir sürede nispeten istikrarlı bir şekilde ekonomik büyümeyi sağlayan ekonomi politikalarının, büyüme stratejilerinin artık büyümeyi sağlayamadığı durumları açıklamak için kullanılıyor. Türkiye’de 2013’ten bu yana, 2001 krizi sonrası kurulan birikim modeli kendini yeniden üretmekte zorlanmaktadır. Döviz krizi bunun açığa çıkış biçimidir. Yaşadığımız bir birikim modeli krizi olduğu için, yeni bir birikim modeli kurulmadan çözülmesi mümkün değil.
Bu aşamada, örneğin TL’nin değerlenmesi, eskiye dönme, yani zaten krizle sonuçlanan bir yola girmek anlamına gelecek. Diğer yandan TL’nin değersizleşmesi ise, mevcut durumun daha da kötüleşmesi anlamına gelecek. Bu çelişkili durum, birikim modeli krizinin aynı zamanda ‘kriz yönetiminin de krizi’ olduğu anlamına geliyor. 2013’ten beri ekonomi yönetimi, ekonominin doğrultusunun ne olacağı, bunun hangi ilkelere göre yönetileceği ve modelin ne olacağı ile ilgili bir tercih yapabilmiş değil. Geçtiğimiz Eylül ayında açıklanan Yeni Ekonomi Programı da bu anlamda ciddiye alınabilecek bir metin değil.
Önümüzdeki günlerde kriz daha da derinleşecek diyebilir miyiz?
2019’un ilk yarısında ekonomik kötüleşmenin devam edeceği konusunda iktisatçılar arasında bir uzlaşma var. Bunun nedeni, şu anda bir kredi çöküşünün yaşanıyor olması. Özellikle döviz krizini kontrol altına alabilmek için Eylül ayında merkez bankasının faizleri çok sert bir şekilde artırması, TL ile verilen kredilerin çökmesini hızlandırdı. Yükselen faizler soncunda hem borçluların borçlarını geri ödemeleri daha da zorlaştı. Hem de yeni borç alarak işleri yürütmek mümkün olmaktan çıktı. Bankacılık sistemi de, mevcut kriz durumunda batma ihtimali yüksek olan kredileri vermekte daha da çekingen hale geldi. Kredi çöküşü durmadan ve kredi genişlemesi başlamadan, yeniden ekonomik büyümenin sağlanması mümkün değil. O nedenle 2019’un ikinci yarısında canlı bir ekonomik toparlanmanın geleceği garantilenmiş değil. Ancak 2019’un ikinci yarısından itibaren ekonomik toparlanmanın başlaması, birikim modeli krizinin aşıldığı anlamına gelmez. Bu sadece bir sonraki krizin daha da sert yaşanacak olması anlamına gelir.
Savaş kalemlerinde de ciddi harcama artışları var...
Askeri harcamaların artması birbiri ile bağlantılı iki nedenden kaynaklanıyor. İlki özellikle Suriye merkezli jeopolitik gerilimlerin artması, ikincisi de mevcut iktidar koalisyonunu bir arada tutan ideolojik tutkalın milliyetçilik olması. Bu iki neden birbirini besleyerek askeri harcamaların artmasına neden oluyor. Ancak bunun kendisi, kapitalist bir ekonomide negatif bir etki yaratmayabilir. Aksine, bu sektörlerde çalışan firmaların karlılıklarını artırdığı için ekonomik krizin etkilerinin hafifletilmesine yarayabilir. Dolayısıyla, milliyetçi koalisyon, askeri harcamların artması ve kriz koşulları, birbirini besleyen dinamikler olarak görülebilir.
Ekonomiyi ayakta tutmak için kara para akışı yapıldığı da gündeme geliyor sık sık. Bunun yasal altyapısı var mıdır?
Dediğiniz gibi bu konu sıklıkla dile getiriliyor. Kaynağı bilinemeyen para hareketlerini merkez bankası ödemeler dengesi istatistikleri içinde ‘Net Hata ve Noksan’ adlı bir kalemden takip edebiliyoruz. Bu gizli bir bilgi değil. Merkez bankasının internet sitesinden herkesin ulaşabildiği bir bilgi, Ancak bunun kaynağı açıklanmıyor. Özellikle kriz dönemlerinde kaynağı bilinmeyen para girişleri artıyor. Örneğin döviz krizinin yaşandığı geçtiğimiz yılın Ağustos ayında 4.8 milyar dolar kaynağı bilinmeyen para girişi olmuş. Bu rakam Ocak-Kasım 2018 arasında 19.5 milyar doları buluyor.
Erdoğan, dışarıdan ekonomiye müdahale ediliyor söylemini oldukça fazla kullanıyor. Bunun bir temeli var mı, yoksa hamaset mi?
Bu büyük ölçüde krizin sorumluluğunu başka güçlere yükleme çabası olarak görülmeli. Zira 17 yıldır ülkeyi yöneten bir iktidardan bahsediyoruz. Eğer ekonomi dışarıdan müdahalelerle sorunlar yaşabiliyorsa, bu ülke ekonomisinin sermaye akımlarına olan duyarlılığının yüksek olduğu anlamına gelir. Ekonominin sermaye hareketlerine duyarlılığı ise, bizzat mevcut iktidarın izlediği ekonomik politikaların sonucunda artmıştır. Örneğin, 2008-2009 krizi sırasında ekonomi yönetimi krizden hızla çıkabilmek için, finansal olmayan firmaların da dövizle borçlanabilmesine izin verdi. Bu liberalleştirme adımı, ekonomiyi dış gelişmelere daha da bağımlı hale getirdi. TL değerli iken, uluslararası piyasalarda kredi bol iken bu adım ekonomik büyümeyi destekleyici bir etki yarattı. Ancak aynı zamanda bağımlılığı da artırdı. Şu anda durum tersine döndüğünde, bu bağımlılık, döviz krizi ile sonuçlandı.
AKP döneminde zenginleşen bir sınıf da yaratıldı. Kimdir bunlar?
Bununla ilgili farklı gözlemler yapmak mümkün. Örneğin, servet eşitsizliği ile iligili verilere baktığımızda, 17 yıllık AKP iktidarlarının kazananının en zengin yüzde 1’lik kesim olduğunu görebiliriz. Geniş toplum kesimleri ise bırakın zenginleşmeyi, mevcut konumlarını dahi koruyamamıştır. Bir diğer gözlem ise, kamu ihaleleri ile yaratılan yeni bir sermaye kesimi olduğudur. Esra Çeviker Gürakar’ın ‘Kayırma Ekonomisi’ adlı kitabına bakıldığında, bu kesimin aynı zamanda AKP’nin parti örgütü ile yakından ilişkili bir sermaye grubu haline geldiği görülebilir. Dolayısıyla, Türkiye’deki büyük sermaye kesimleri ve bunlara ek olarak bir ekonomik büyüme koalisyonu olan AKP’nin etrafında örgütlenen kesimlerin zenginleştiğini görebiliyoruz.
Sermayenin Türkiye’den kaçışı da söz konusu. Bu kaçışta ‘milli burjuvazi’ olarak bilinen kesimler de çıkış yapıyorlar. Bu çıkış devam eder mi?
Bu eğilimin farklı yönleri var. Bir yandan, sermaye kaçışının içeriğinin ne olduğunun iyi tanımlanması gerek. Örneğin, yurt dışında yatırım yapmak da bu kavramın içine konulabiliyor. Halbuki 2000’li yıllarda yaşanan bir başka gelişme de sermayenin uluslararasılaşması süreci idi. Türkiye’li sermaye grupları giderek artan oranda uluslararası yatırımlar yapmaya ya da yabancı markaları satın alarak yurt dışında da faaliyet göstermeye başladı. Uluslararasılaşmış bir holdingin faaliyetleri olan bir ülkede ekonomik kriz varken faaliyetlerini kriz yaşanmayan ülkelere kaydırması, sermayenin mantığında olan bir dinamik. Ancak burada ima edilen, sermayenin siyasi nedenlerle ülkeden çıkması ise, bu farklı değerlendirilebilir. Bu durumda, siyasi sonuç almak için bilinçli bir şekilde yatırım yapmama ya da yatırımları yurt dışına çıkarma anlamındaki bir ‘sermaye grevinden’ söz ediyoruz demektir. Ben sermaye çıkışı olgusunun daha çok krizle bağlantılı olduğunu düşünüyorum.
Yerel seçimler yaklaşıyor. Seçim ekonomisine bir geçiş olacak mı? Ve bunun seçim sonrasında etkisi nasıl hissedilecek?
Eğer ‘seçim ekonomisi’ tabirini kullanacaksak, Türkiye’de bu 2016’dan beri uygulanıyor. Hatırlarsanız 2016’nın üçüncü çeyreğinde, 2009’dan beri ilk kez ekonomik daralma yaşanmıştı. Ancak 2017’de rejim değişikliği ile ilgili yapılan referandum öncesinde bu ekonomik daralma iktidar açısından büyük bir tehdit oluşturduğundan, ekonomik sorunları geleceğe ertelemek için bir program uygulamaya konuldu. ‘Geleceğe kaçış’ programı olarak adlandırdığım bu program, Kredi Garanti Fonu teminatlı kredilerle firma kurtarma operasyonu, vergi indirimleri ve borç yapılandırmalarından oluşuyordu. Bunun sonucunda 2017 yılında yüksek ekonomik büyüme geldi ve iktidar referandumda istediğini elde edebildi. Ancak bunun faturası, 2018’de ekonomik sorunların yoğunlaşması oldu. Bunun üzerine, normalde 2019 yılında yapılması gereken cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri acele ile 24 Haziran tarihine geri çekildi. Yani ekonomik zorluklar henüz yoğunlaşmadan seçimlerin yapılması sağlandı. Önümüzdeki dönemde, özellikle 31 Mart seçimleri sonlarında mevcut krizin etkilerinin daha da artacağı bir süreç yaşanabilir. Bunun nedeni, kriz sonrasına ertelenen ‘acı reçetenin’, seçimden sonra uygulamaya geçilmesi olabilir.
Halk, bu krize karşı kendini nasıl koruyabilir?
Bu krize karşı kendini korumanın, krizin maliyetini yüklenmemenin en iyi yolu örgütlü olmaktır. Örneğin 1990’lı yıllarda pek çok ekonomik ve siyasi kriz yaşanmasına rağmen özellikle işçilerin ve memurların gelirlerinde ciddi kayıpların olmamasının en temel nedeni, sendikal hareketin ve genel olarak emek hareketinin itirazları ve direnişi idi. 2000’li yıllar ile 1990’lı yıllar arasındaki en önemli farklardan biri, 2000’lerde emek hareketinin yenilgiye uğratılmasıdır. Özellikle 2003 yılındaki çalışma yasasında yapılan değişiklik sonrasında, kayıt dışılığın olduğu ve taşeronlaşmanın arttığı bir ortamda otoriter bir emek rejimi kuruldu. Bu yapı değişmeden, halkın kendini krizlere karşı koruması mümkün değil.