Aslında, geçen yıl Türkiye Cuhmurbaşkanı Gül’ün, “uslanmayan” ve “bükülmeyen” Kürtler’e hitaben: “onlara inanılmaz bir acı yaşatacağız” tehdidinden sonraki süreçle ilgili yazacaktım.

Sonrasında, Sakine Cansız ve arkadaşlarının katlinden sonra, “Bundan sonra Almanya’da da ciddi sıkıntılar ile karşı karşıya kalabilir” beyanatından sonra, Kürtler’e karşı başlatılan “lokal katl”in anatomisi üzerinde yoğunlaşacak ve Erdoğan’ın iadesini istedikleri Kürtler, eğer iade edilmezlerse, onları vurma talimatı yerine geçen sözlerini değerlendirecektim.
Ama, Pazar günü yazıyı yazmaya başlamadan önce, yaşamıma “özel” acı bir kare daha yüklendi.
48 yaşındaki kızkardeşim Fidan’ın bir gün önce bizden çekip gittiği haberini aldım.
İçinde olduğum ruh halini yazıya aktarmak istemiyorum.
Bu derin acıyı hissetmek istiyorum; hazmedemeyeceğim bu haberin beni ezip geçeceğini biliyorum.
Ancak, Fidan’ın neden inatla bizden çekip gittiğini, neden yaşamın “çirkin kareleri”ne işaret ederek, yaşamın tümüne küstüğünün kısa hikayesini anlatmak istiyorum.
Fidan’ın yaşamı, siyasi fırtınanın Kürdistan’daki tabiatı ezip geçtiği bir döneme denk geldi.
Varto’da 1966 yılından itibaren çıkan “Varto’nun Sesi Gazetesi”ni zannediyorum 80’li yılların yarısından 90 veya 91’e kadar yayınladı.
Gazete’nin hem yazanı hem mürettibi, hem de dağıtıcısıydı.
Kaymakam ve emniyet müdürünün katledilen Kürt militanlarıyla ilgili verdiği haberleri not almak mecburiyetinde bırakıldı.
Aynı dönemde, militanların kuryeliğini yaptığını bana Almanya’ya geldiğinde anlatmıştı.
Milliyet Gazetesi bir sayısında Fidan’ı üst sütunlarının birinde, doğru hatırlıyorsam “Doğu’daki tek yerel gazeteci kadın” olarak tanımlamıştı.
1992’de Almanya’ya geldiğinde, şiddetin yükseldiği toprakları terkederek gelmişti.
Ekim ayıydı.
Ben ise, Bekaa’ya, röportajlar yapmak için gitmeye hazırlanıyordum.
O’nu bırakıp gittim. İki hafta sonra geri geldiğimde, Fidan bana, gördüğü çirkin yaşam karelerine dayanamayan ruh halini anlatmaya başladı. Geri gitmek istemiyordu.
O’nun burada kalmasının, yaşamında daha derin buhranlara neden olacağını anlattım. Çaresizdi.
O dönemde Almanya’da yayınlanan “Berxwedan Gezetesi”nden gelen çalışma önerisini kabul etmedi.
Sadece geri dönme opsiyonu kalmıştı.
Gündem Gezetesi’ne telefon açarak, gazetede çalışma imkanı olup olmadığını bilmek istedim.
Gazete’nin evlerinden birindeki bir arkadaşla çalışabileceğini ve maaşın miktarını belirttiler.
Orada da çalışmak istemediğini belirtti.
Geri döndü.
Yıllar sonra, gözleri görmemeye, kulakları duymamaya başladı.
Belki de Kürdistan’da gördüğü yaşamın bazı “çirkin kareleri”ni görmemek için inatdaydı.
Duymak istemediği insan çığlıklarına kulaklarını kapatmıştı.
Sonra böbrekleri çalışmamakta inat etti.
Diyalizdeydi.
Yaşama dair en yüksek desteği, kardeşleri ve kendisini elleri üzerinde taşıyan eşi, değerli insan Nihat’dan geldi.
Ve bir diyaliz seansından sonra, geldiği evde eşi Nihat’ın kollarında, “o çirkin yaşam karelerini” bize bırakıp gitti.
Önceden hep biliyordum ve hala inanıyorum:
Acı kareler yüklü olsa da yaşam devam ediyor.
Birileri bunu bu yazıyı yazmadan iki saat önce söyleseydi, öyle derdim.
Şimdi de öyle diyorum ama, içimdeki inanılmaz acıya rağmen yaşamın, hafızama dayanılması inanılmaz bir kare daha yüklüyorum.
Boynum hayli bükük; onu son yirmi yıldır göremedim, sevemedim, kucaklayamadım, son anlarında yanında olamadım…
Acı kareler yüklü olsa da yaşam devam edecek, biliyorum, diliyorum…