Birbirine tümüyle karşıt ve zıt olduğu halde, bilerek veya bilmeyerek sürekli karıştırılan iki kavramdır ‘Yezid’ ve ‘Êzîd’… Kürtçe’de “Êzid, Îzid, Yezdan” biçiminde ifade edilen “Tanrı- Haq” kavramları; Arap asimilasyoncular eliyle bilerek “Yezid” kavramıyla karıştırılarak sunulmuş ve bu kavram, süreç içerisinde cahil kişilerce de kanıksanarak, kullanılmaya başlanmıştır. 

İnsan, inanç ve kültür soykırımcısı zihniyetler, sahiplenir gibi görünerek yok etmede son derece mahirdirler. 

Kimi özgün kimliklerin hem içini boşaltarak eritmeye, hem de çağlar boyunca her türlü katliama maruz bırakarak yok etmeye çalışırlar.  

Yerine göre katliam, yerine göre “ihtida” yani zorla dinden döndürme, yerine göre asimilasyon uygulamalarıyla kadim bir halk ortadan kaldırılmak isteniyor. İşin ilginç yanı, kimi Êzîdîler de süreç içerisinde gerek korku, gerekse yanılsama yoluyla bu uygulama ve propagandaları kanıksadı. 


Kendi kanında boğuldu özgür adamlar

Bu nedenle de, büyük bölümü son 100-120 yıl içinde olmak üzere Serhad bölgesinden Sincar’a kadar, Sincar’dan Rojava istikametinde çok geniş bir coğrafyadaki Êzîdî Kürtler, ya ‘Müslüman Kürt’e ya da kısmen ‘Müslüman Arap’a dönüştü. 

Bu nedenle, Êzîdî coğrafyası tarihten beri bir “acılar” coğrafyasıdır. Êzîdîler’in 7’inci yüzyıldaki ataları; İslam halife ordularının katliamını şu ağıt-şiirle anlatıyordu: 

“Kutsal yerler yakıldı, kutsal ateşler söndü

Herkesten saklandı namlı büyükler

Zâlim Araplar girdi ta Fırat’a kadar

Köylerden tut da ta Şehrizûr’a kadar

Esir alındı bütün kızlar ve kadınlar,

Kendi kanında boğuldu özgür adamlar

Kimsesiz kaldı Zerdüşt’ün töresi, dini

Ulu Hürmüz affetmeyecek hiç birini” 


Yine 19’uncu yüzyılın ilk yarısında bir Êzîdî kadın, İç Toroslar bölgesindeki Osmanlı katliamını şu ağıtlama- destanla dile getiriyordu.

“Sinsice yaklaşır Türk, uyuyan düşmanına

Baykuşun geceye yaklaştığı gibi;

Yaşlı demez, kadın demez,

Anne karnındaki çocuğu da boğar.

Kuşlar âlemindeki güvercin, 


Kuğurdayarak, yumuşak tüyleriyle,

Yaklaştırır gagasını yavrularına.

Güvercin dahi sadıktır, sever eşini.

(…)

Türkler’in paşası, hunhar vahşi,

Boz kartal gibi kan içer hep.

Bak çocuk, babanın kanayan başına;

Seninse delikanlı aldı elinden sevdiğini.

Lânet olsun iki seven kalbi ayırana,

Lânet olsun acımadan yoksun katile!

Toprak geri vermez ölüleri, 

Bedduamızı duy Melek Tavus”


75 ferman

Sonuncusu faşist DAİŞ çetelerince olmak üzere bugüne kadar 75 defa katliama maruz kalan Êzîdîler, geçmişten günümüze böylesine acılı, sancılı, hasarlı bir mücadeleden çıkarak ve devamlı azalarak günümüze ulaşabildiler.

Böylesi acılı yaşamın ötesinde Êzîdîler, belirleyebildiğimiz kadarıyla 19. yüzyılın başlarından bu yana hep batılı gezginlerin ve araştırmacıların dikkatini çeken bir halk olageldi. 

Bu tarihten itibaren Êzîdîler üstüne yüzlerce makale, kitap yazıldı ve görsel ürün yayımlandı. İngiliz gezgin Layard’dan başlayarak, Fransız gezgin Chantre’lara kadar çok sayıda batılı gezgin Êzîdîleri önce gravür olarak resmetti, sonra da fotoğrafladılar. Bunlara, daha sonra Gertrude Bell, Mark Sykes ve Edmonds gibi İngilizler de eklenecekti. Daha sonra bu gravür ve fotoğrafların bazıları, kartpostal haline getirilecekti. Diyebiliriz ki, Kürtleri gravür ve fotoğraf olarak batı literatürüne en çok sokan topluluk Êzîdîlerdi.


Çarpıtarak gözden düşürme amaçlandı

Bu batılı gezgin ve araştırmacıların küçük bir bölümü, İslâmi kesimlerin enformasyonuyla bu dini, çarpıtarak sundu. 

Ancak büyük bölümü, Êzîdîliğin, Zerdüştiliğin en yakın takipçisi olduğunu, dahası Alevilik ve Yaresanlık’la büyük benzerlik gösterdiğini vurgulamaktadır. Buna rağmen, kimi Arap ve Abdülhamid döneminin Musul Valisi Giridî Mustafa Nuri Paşa gibi Osmanlı yönetici ve ideologlarının yaptığı bilinçli çarpıtma ve propagandalar, bu topluluğun son derece yanlış algılanmasına yol açıyordu.

Bilindiği gibi Yezid, Hz. Ali’nin oğlu Hüseyin’i Kerbela’da öldürten Emevi halifesidir ve Alevilik gibi Yezdanilik’te yani Êzîdîlik’te de, katilliğin ve kötülüğün simgesi olarak görülür. Nitekim, ünlü Kızılbaş şairi Pir Sultan Abdal, bir şiirinde şöyle demektedir:

“Gidi Yezid bize Kızılbaş demiş

Meğer Şah’ı sevmiş dese yoludur.”

Oysa, bir bütün olarak Êzîdîlik’in yani Yezdaniliğin kutsal metinleri ve sözlü geleneğe dayalı kültürü, gerek Kürt kültürünü gerekse Kürdistan ve Mezopotamya uygarlığını aydınlatmak açısından büyük önem taşımaktadır. Ayrıca, üstte de vurgulandığı gibi Êzîdîlik, Kürtler’in eski dini Zerdüştiliğin günümüzdeki en yakın devamı niteliğindedir. Nitekim, yetkin Kürdologların hemen tamamı, Êzîdî dininin, kuralları ve kökeniyle Zerdüştiliğe dayandığı ve Alevilikle büyük benzerlikler gösterdiği noktasında birleşmektedirler.

Sözgelimi, ünlü Kürt aydın ve yazarlarından Dr. Bletch Shirguh (Celadet Bedirhan), Kürt Özgürlük Örgütü (Xoybûn) adına uluslararası platformlara gönderdiği bir Memorandum’da, bu konuda şunları söyleyecektir: “Kürtler’in öteden beri inandığı din Zerdüştlük’tür. İslamlıktan önce, Kürt halkının tamamı Zerdüşt’tü. Az da olsa, sonradan katolik veya protestan olarak bölünen Hıristiyanlığa inananlar vardı. İslamlıktan sonra, büyük bir bölümü Müslüman olsa da, eski dinlerini bırakmayanlar oldukça fazlaydı. Yüzbinlerce Kürt tarafından inanılan Êzîdî dini, kuralları ve kökeniyle Zerdüştlüğe dayanır. Zerdüştlüğün değiştirilmiş bir kopyasıdır. Birbirinden farklı ülkelere inen bütün kutsal kitaplar, o ülkelerin diline göre inmişti. Êzîdî dininin kutsal kitabı da Kürtçe’dir. Bütün Êzîdî dini törenleri de Kürtçe yapılıyordu, duaların tamamı Kürtçe’ydi. Êzîdîler’in kutsal kitabı, Tanrı’nın (güzel Kürt diliyle) konuştuğunu söyleyerek, milliyetçilikten de ileriye gidiyordu.

Bütün bunlar incelendiğinde, sadece Kürtlerin Zerdüştlüğe bağlı kaldıkları, diğerlerinin yani Pers ve Hindistan Farisilerinin bu inanca sadık kalmadıkları görülür. Êzîdî dini, Kürtlerin dininin değişime uğramış biçimidir. Bazıları, Yezid bin Muaviye ile Êzîdî dini arasında, isim benzerliğinden dolayı yanılgıya düşerek, bir bağıntı kurmaya çalıştılar. 

Aslında aralarında hiç bir bağıntı yoktu. Êzîdî kelimesi (Allah) anlamında kullanılan Yezd/ Yezdan kelimesinden gelir ve (Allah’la ilgili) anlamı taşır. Bugün bile Kürtler arasında, ister Êzîdî, ister Müslüman veya Hıristiyan olsun; eskiden Zerdüştlüğe inanmış olmalarından ileri gelen birçok ortak geleneğe rastlanır. Yine günümüzde, Botan Müslüman ve Êzîdî Kürtleri için en kutsal yemin (Cizre’nin yıkıntıları içinde kaybolmuş Kara Kitap üzerine) anlamına gelen (Be Moshafê Reş Qawilê Cezire) yemindir. Hemen belirtmek gerekir ki, Mushafê Reş, Êzîdîlerin kutsal kitabının adıdır ve bir inanışa göre, İslamlıktan önce Cizre’nin yıkıntıları arasında yitmiş olan bu kitap, Kürt uygarlığını aydınlatmak açısından önemli bir unsur teşkil eder.” (Bkz. M. Bayrak: Kürdoloji Belgeleri- I, Özge yay. Ank. 1994, s. 68).


Hayır ve şer insanın elindedir

Kuşkusuz, bu rastgele bir belirleme değil, köklerini tarihsel ve toplumsal gelişmelerden alan bir gerçekliktir. Yapacağımız kimi tespitlerle birlikte, küçük bir karşılaştırma bile bunu göstermeye yetecektir:

Êzîdîlik, İslâmiyet’ten değil, geçmişi Sümer uygarlığına ve daha öncesine götürülebilecek kadim kültürlerden ve özellikle Zerdüştilik ve türevlerinden kaynaklanan bir dindir.

Êzîdîliğin kuramlaştırıcısı sayılan Şêx Adî bin Musafir, büyük bir mutasavvıftır.

Tasavvuf da İslâmlık’la doğrudan ilişkili bir felsefi ekol değildir. Tasavvuf, Tanrısal gücü insandan giderek yakalamadır. “İslâm tasavvufu” denen şey, tasavvuf felsefesinin zorunluluktan kimi İslâmi parolalarla yaşatılmış biçimidir. Tasavvuftaki “vahdet-i vücud” anlayışı, doğal ve felsefi dinlerde esas olarak “vahdet-i mevcud”a dönüşür.

Êzîdîlik, Zerdüştilik’ten önemli ölçüde etkilenmiştir ancak onun mota-mot bir devamı değil; değişime uğramış takipçisi niteliğindedir. Dualizm’den (iyilik- kötülük Tanrılarını kabullenme) Monizm’e (tek Tanrılık) geçiş gibi. 

İyilik Prensibi, toprak- su- ateş- ağaç kültü başta olmak üzere, gök cisimleri ve güneşe tapınma gibi hususlar, Zerdüştilikten alınan özelliklerden bir bölümüdür. Dikkat edilirse, Êzîdîlikte kötülük ilkesi reddediliyor. Alevilikteki “hayır ve şer yapmak insanın elindedir” ilkesi Êzîdîlik’te de geçerlidir. Aslında Êzîdîlik, “kötülük” ilkesini reddettiği için, başta Müslümanlık olmak üzere  diğer egemen dinlerce “İblis tapıcılığı” ile suçlanmıştır.

Kitabu’l- Cilwe, Mushafê Reş ve Şêx Adî İlâhileri gibi kutsal yazılı metinleri bulunmakla birlikte Êzîdîlik, esas olarak Alevilik gibi sözlü geleneğe dayanan; bundan dolayı da başkaca din, inanç ve kültürle emişme içinde olan bir öğretidir.


Halk dinidir

Êzîdîlik, bir yönüyle “karma” bir din olduğu gibi, aynı zamanda Kürdistan’ın orta bölgelerinde dağlık alanlarda örgütlenen bir “halk dini”dir. Kürdistanî bir halk dini olduğu için de, dışardan bu dine girilmesi imkansızdır. Êzîdî bir ana- babadan olmayan Êzîdî olamaz. Bu yönüyle de Kızılbaş- Aleviliğine benzer. Kuşkusuz, bu tutumda esas itibarıyla korunma içgüdüsü egemendir.

Yöntem, içerik ve ritüel özellikleriyle birbirine benzeyen Êzîdîlik’te ve Alevilik’te misyonerlik yoktur; dinlerini yayma gibi bir amaç güdülmez. Tersine, dışarıya karşı korunma dürtü ve anlayışı egemendir.

Êzîdîlik’te ilahî güç Melekê Tavus’un şahsında simgeleşir. Bu nedenle o, Êzîdîliğin en kutsal varlığıdır. Melekê Tavus’tan sonra en kutsal kişilik, bu dinin 12. yüzyıldaki yeni kuramlaştırıcısı Şêx Adî bin Musafir’dir. 


Şêx Adî yeniden yorumladı 

Şêx Adî, Kürdistan’ın ortalarına rastlayan Hakkari’de Zerdüştiliği yeniden yorumlayarak, Êzîdîlik dinini yeniden biçimlendirmiştir. 

Bugün elimizde, özel şifreli bir alfabeyle yazılan ve hem Kürtçe, hem Arapça metinleri bulunan “kutsal” kitapların ötesinde, asıl kapsamlı metinler, sonraki yandaşlarınca kaleme alının şiirsel Kürtçe metinlerdir. Bu yönüyle de, Yaresanlığa ve Aleviliğe benzemektedir.

Êzîdîliğin kutsal kitapları, Kürt dilinin Kurmancî, Mukri lehçesiyle yazıldığı gibi; diğer şiirsel metinleri ile duaları da tümüyle Kürtçedir. Bu da, Êzîdîliğin Kürt kimlikli bir din olduğunu göstermektedir. Bundan dolayı da Êzîdîlik, Kürt yurtseverliğiyle yoğrulmuş bir söylem taşır. Bu inanca göre, Tanrı da Kürtçe konuşmakta ve Cennet’te de Kürt dili konuşulmaktadır.

Sonuç olarak, Aleviliğin “Ali taraftarlığı” olarak sunulması nasıl yanlışsa, Êzîdîliğin Emevi halifesi “Yezid taraftarlığı” olarak sunulması da, Araplarca kasten türetilmiştir ve öylesine yanlıştır. Yani bu, tümden bir zorlama , yakıştırma ve inançların içini boşaltarak, yok etme politikasıdır. 

Nitekim, geçmişi binlerce yıla dayanan ve İslamiyetin ortaya çıkmasıyla birlikte birçok katliama maruz kalan Êzîdîlik, Şêx Adî bin Musafir’in ortaya çıktığı 12. yüzyıldan sonra da büyük çelişkiler ve yıkımlar yaşadı. Bu tarihten sonra Êzîdîlere karşı girişilen soykırımlar ve katliamlar; Êzîdîliği Alevilik gibi daha kapalı ve gizemli bir inanç haline getirdi. 

Son önemli katliamlar, 17 ve 18. yüzyıllarda İranlılar ve Osmanlılarca uygulandı. Bunlara ek olarak 19. yüzyıldaki katliamlara Sünni Kürtler de katıldı. 

Abdülhamid dönemindeki zoraki “ihtida” ve asimilasyon politikası ile İttihad- Terakki’den sonraki uygulamalar ise işin cabası… 

İslamcı DAİŞ çetelerinin 21. yüzyıldaki barbarlığı ise, tüm öncekilere tuz, biber ekmiş durumdadır.

Tüm bunlardan dolayıdır ki, mensupları hızla azalan bir din olageldi Êzîdîlik ve bugün “ölmekte olan bir din” olarak anılıyor ne yazık ki.

Oysa bu, her şeyden önce Kürt kültürü, giderek insanlık kültürü için bir kayıptır. Tüm bu nedenlerle, Êzîdî tarihine ve inanç kültürüne sahip çıkmamız, her zamankinden daha büyük bir önem taşımaktadır…


MEHMET BAYRAK