Mahpusa kadar gitti, dönecek. Güvercinler zamanında yetiştirebilirse Halil’in sözlerini, kendisi seslenecek. Eskisi gibi yani… Olmadı, yetişmedi. Suskun mu kalsın, kapalı? Yok. Biz bu kilidi açarız… Dayanışma bu günlere değilse ne zamana? Halil olsa ne yazardı hiçbir fikrim yok. Umuyorum ona ve siz okurlarına beğeneceğiniz bir yazı yazabilirim.
Epey bir zaman önce, gecenin sabaha yakın saatlerinde, şair bir arkadaşımla yazışırken “çok beğeneceğini tahmin ettiğim bir dosya göndereyim mi?” diye sordu. El cevap sorulur mu, dedim.
“Eski uygarlıkların şiirinde şenlikli bir gezi” dosya bu ismi taşıyor. Ve ben gerçekten çok beğendim olağanüstü buldum.
Oradaki şiirlerden birinde söylendiği zaman ve adı bilinmeyen bir Çinli ozan şöyle seslenmiş: Askere gittim on beş yaşında/ seksenimde eve döndüm/ Yolda bizim köyden bir adama rastladım/ Bizim evdekileri sordum hemen/ “Senin ev işte orda”,dedi/ Ağaçlarla çalı çırpıyla örtülü/ Köpek foluna tavşanlar dolmuş/ Sülünler yuva kurmuş tavan arasına/ Avluyu başaklar bürümüş/ kuyunun yanıbaşında öbek öbek ebegümeci/ Yulaf kaynatıp lapa yaptım/ ebegümeci toplayıp pişirdim/ Ama in cin top oynuyordu evde,/ oturup karnımı doyurdum tek başıma/ Sonra dışarı çıkıp doğuya baktım/ Gözlerimden yaşlar yuvarlandı/ Üstüm başım ıslandı.
Yalnızlık bu kadar güzel anlatılabilir, değil mi?
Çin’de yazılı şiir geleneğinin M.Ö. 500 yılları arasında başladığı tahmin edilmekte. Onun için en başta söylendiği zaman diye yazmıştım. Demek ki yaşlı savaşcı Çinli ozanımız 3.ve 4. yüzyılları görmüş.
Savaşın ona kazandırdığı tek şey yalnızlık! Bugün doğuya bakalım, değişen bir manzara gören var mı? Kendi ülkemizin doğusu; kiminin göz pınarları kurudu, kimi hala sırılsıklam… Bazıları içinse öyle hemen gelip geçen bir şey hüzün, caz tadında!
İnsanlığın ortak hafızasında, anlıyoruz ki savaş kötü, istenmeyen… Büyük laflar etmeye, terminolojilere boğulmaya bence hiç gerek yok. İnsan kendisi olmak ister, İnsan adil ve eşit, adaletli bir düzende sevdikleri ile mutluluğu kurmak yaşatmak ister. Doğduğu yerde, bildiği gibi yaşamak, hikâyelerini kendi dili ile anlatmak, kültürünü oluşturmak ister.
Sudanlı küçük kız ve akbaba, hatırladınız mı? 18 yıldır zihnim bu görüntüyü silmedi. Ne vakit savaşa karşı bir laf edeceğim, görüntü gözümün önünde… Kurumuş sararmış otlar toprağın üzerine dağılmış. Çok arkalarda yeşil ağaçlar, onların hemen önünde üç adet samandan yapılmış kulube evler. Asıl görmemiz istenen bir akbaba ve az sonra açlıktan ölecek olan kız çocuğu. Fotoğraf dünya insanlarının gözünün önüne kondu. Kevin Carter “yakaladığı fırsatı” kaçırmadı. O anı ölümsüz kıldı!
1994 Nisan ayı olmalı, Sudan’da birleşmiş milletler yardım kuruluşuna birkaç km mesafede açlıktan ölmek üzere olan kız çocuğu ve onun ölüm anının gerçekleşmesini birkaç adımlık mesafede sabırla bekleyen akbaba!
Akbaba doğasına uygun olanı yapıyor. Avının ölmesini üç beş adım ötede bekliyor. “Profesyonel” savaş fotoğrafçısı işini yapıyor. “Profesyonel vicdan sahibi” dünya yardım kuruluşları bu fotoğraftan sonra Sudan’a bir miktar para yardımı gönderiyor!
Bu “profesyonel vicdan” kendi ülkelerindeki halkları rahatlatmak için yaptığı yardımı da “kiraladığı” “beyin ve kalemlerle” günlerce anlattırıp, yazdırıp “sürekli savaşı” normalleştirmeye, unutturmaya çabaladı…
Unutmadım, unutturmak da istemiyorum! Kevin Carter “yakaladığı fırsatı” değerlendirdi. Pulitzer ödülü de kazandı. Fakat bu olaydan 3 ay sonra Temmuz 1994`de kamyonetinin içine egzoz gazı basarak intihar etti. Gerçek kendisi ile gitti, arkasından ne söylenirse söylensin… Benim için önemli olan, kendisine yönelen eleştirilere cevabı: “profesyonel fotoğrafçıyım, yardım görevlisi değil”
Dünya bu fotoğraftan 2 saat sonra haberdar olsaydı çok şey kaybeder miydi?
Savaşın görüntüsü nerede olursa olsun çok benzer değil midir? Savaşın sonuçları, insanlara yaşattığı gerçekler yüzyıllardır değişti mi?
Sistem “profosyonellerini” üretiyor, ödüllendiriyor! Ülkemizde manzara hiç farklı değil. Bir kesim yaratıldı, savaşın süreklilik haline tevekkülle göğüs gerip, kader kabul eden. Toplumların savaşla bir arada yaşayıp buna alışmasına, her geçen gün katlanarak büyüyen insanlık suçlarına kamuoyununun duyarsızlaştırılma çabaları. Muhalif sesleri, “marjinalleştirme” “terörize” etme çabaları…
Yok efendiler! Bizler bir kez gönül yatırdık. Şiddetsizlik yolundan dönmeyeceğiz!
Şiddetsiz çözüm ve yollar var demekten bunu istemekten ve gerçekleştirmeye çabalamaktan vazgeçmeyeceğiz! Niye suç olsun? Dünya için insanlık için iyi bir şey söylüyoruz; Savaşa Hayır!
Ülkemiz ve dünya bu denli şiddet doluyken insanlığa vefa borcumuzu ödüyoruz. Ve belki aslında her şey atlar yüzünden. Atların ruhu afetmedi insanlığı… Yüzyıllar öncesinden bir kızıldereli atı şöyle seslenmiş “Kara ilmikli kementle yakaladınız beni, Ne kötülükler ettiniz. Yere yıkıp bağladınız bile. Bu da yetmiyormuş gibi, kuyruğuma düğüm attınız. İşte bunu bağışlayamam”.
Atların ruhu bağışlasın bizi…
Ve açın tüm kilitleri. Çözün tüm bağları…
Biz akbabaları kovacağız!
Açın kilitleri, akbabaları kovacağız!