- Eşitsizlik bir kader, rekabet bir zorunluluk, güvencesizlik ise hayatın doğal kuralı gibi sunuldu. Gençlik, şimdi "Herkes aynı yarışa giriyorsa neden aynı başlangıç çizgisinde değil?" diye soruyor.
MEM ARYAN
Gençlik sokağa çıkıyorsa sorun yalnızca gençlerin öfkesi değildir. Fransa’da bir lise öğrencisinin söylediği bir cümle, bugün dünyanın farklı yerlerinde sokaklara çıkan gençliğin ruh halini anlamak için başlı başına bir anahtar sunuyor: “Açlık, başvurulan yolları meşru kılar.”
Bu cümle, yalnızca zekice kurulmuş bir kelime oyunu değil, gençliğin kendisine dayatılan düzene karşı yönelttiği derin bir itirazdır. Mesele, artık yalnızca eğitim bütçeleri, eksik öğretmenler, kalabalık sınıflar ya da üniversite kapılarındaki eşitsizlikler değildir. Mesele, bütün bunların ötesinde, gençlerin nasıl bir dünyada yaşamaya zorlandığıdır.
Son yıllarda dünyanın farklı coğrafyalarında yükselen öğrenci hareketleri, ilk bakışta birbirinden ayrı talepler etrafında şekilleniyor. Kimi yerde eğitim hakkı, kimi yerde ekonomik eşitsizlik, kimi yerde iklim krizi, savaşlar, demokratik haklar ve siyasal baskılar gençleri sokağa çıkarıyor. Talepler değişiyor fakat bütün bu itirazların altında ortak bir duygu büyüyor: Kendileri adına karar verilen fakat kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olamayan bir kuşağın öfkesi.
Gençler, artık yalnızca daha iyi bir eğitim istemiyor. Eğitimin onları nasıl bir hayata hazırladığını da sorguluyor. Üniversite diplomasının işsizliği ortadan kaldırmadığı, çalışmanın yoksulluktan kurtulmayı garanti etmediği, geleceğe ilişkin vaatlerin her geçen gün daha fazla belirsizleştiği bir dünyada, eski öğütlerin inandırıcılığı tükeniyor.
Bir kuşağa yıllarca aynı şey söylendi: Oku, çalış, sabret. Gençler okudu. Yarıştı. Sınavlara girdi. Geleceklerini kurabilmek için kendilerini sürekli geliştirmeleri gerektiğine inandırıldı. Başarısız olduklarında yeterince çalışmadıkları, yoksul kaldıklarında doğru tercihler yapmadıkları, iş bulamadıklarında kendilerini yeterince hazırlamadıkları söylendi. Böylece toplumsal sorunlar, bireysel yetersizliklerin hikâyesine dönüştürüldü. Eşitsizlik bir kader, rekabet bir zorunluluk, güvencesizlik ise hayatın doğal kuralı gibi sunuldu. Bir noktada gençlik şu soruyu sormaya başladı: Herkes aynı yarışa giriyorsa neden herkes aynı başlangıç çizgisinde değil?
Birinin geleceği, ailesinin ekonomik gücüyle güvence altına alınırken diğeri daha çocuk yaşta geçim derdini düşünmek zorunda kalıyorsa; bir öğrenci eğitimine odaklanabilirken diğeri barınma ve beslenme kaygısıyla boğuşuyorsa yalnızca bireysel başarıdan söz edilebilir mi? İşte gençlik hareketlerinin asıl meselesi burada başlıyor, çünkü açlık, yalnızca insanın karnını doyuramaması değildir. İmkânlardan mahrum bırakılmak, düşüncesinin değersizleştirilmesi, hayatına başkalarının karar vermesi ve geleceğinin sürekli ertelenmesi de başka biçimlerde yaşanan bir yoksunluktur.
İnsan yalnızca ekmeğe değil, yaşanabilir bir geleceğe de açtır. Bu nedenle öğrenci hareketlerini yalnızca gençlerin geçici heyecanı, deneyimsizliği ya da otoriteye karşı duyduğu doğal tepkiyle açıklamak, meselenin özünü kaçırmaktır. Sokaktaki gençlik, kendisine sunulan hayatın koşullarını tartışmaya açıyor. Eğitim sisteminden siyasal iktidara, ekonomik düzenden toplumsal adalete kadar uzanan geniş bir alanda, kendisine öğretilen doğruların gerçekten kimin çıkarına hizmet ettiğini soruyor. Bu soruların rahatsız edici olması doğaldır, çünkü düzenler, çoğu zaman kendilerini sorgulamayan bireyler sayesinde devam eder. İtaat, makbul yurttaşlığın; sessizlik, olgunluğun; itiraz ise nankörlüğün işareti olarak gösterilir. Gençlere fikir sahibi olmaları öğütlenir, ancak fikirleri mevcut düzenin sınırlarını aştığında seslerini alçaltmaları istenir. Oysa gençlik, yalnızca geleceğin yetişkinleri değildir. Bugünün toplumsal gerçekliğinin de öznesidir. Onlardan yıllarca sabretmelerini isteyip karar mekanizmalarından uzak tutmak, sorunları çözmez; yalnızca biriktirir.
Biriken her sorun, bir gün kendisini başka biçimlerde ifade eder. Önce hayal kırıklığı olarak ortaya çıkar. Ardından güvensizliğe, yabancılaşmaya ve öfkeye dönüşür. Kurumlar, bu öfkeyi anlamak yerine bastırmayı seçtiğinde ise sokak, duyulmayan sözlerin kamusal alana taşındığı bir yere dönüşür. Elbette sokağa çıkan her hareket aynı değildir. Her talep, aynı ölçüde haklı, her örgütlenme aynı ölçüde demokratik, her yöntem de kendiliğinden meşru sayılamaz. Şiddetin sivilleri hedef alması, başkalarının haklarını ortadan kaldırması ya da eleştiriyi susturması, hangi gerekçeyle savunulursa savunulsun, kendi içinde ciddi bir sorun taşır. Yöntemler üzerine konuşurken öfkenin nedenlerini unutmak da en az bunun kadar tehlikelidir. Bir protestonun biçimini eleştirmek, o protestoyu ortaya çıkaran koşulları görmezden gelme hakkı vermez. Toplumsal adaletin ölçüsü yalnızca itiraz edenlerin davranışlarında değil, o itirazı gerekli hâle getiren koşullarda da aranmalıdır.
Bir kapının önünde yıllarca bekletilen insana, kapıyı neden sert çaldığını sormadan önce neden içeri alınmadığını sormak gerekir. Bugün gençlik hareketlerinin önündeki temel mesele de budur: Öfkelerini yalnızca görünür kılmak değil, onu kalıcı bir toplumsal değişim iradesine dönüştürmek. Sokak, taleplerin duyulmasını sağlayabilir fakat eşitlik, özgürlük ve adalet, aynı zamanda örgütlenmeyi, dayanışmayı, eleştirel düşünceyi ve uzun soluklu bir mücadeleyi gerektirir.
Gençliğin enerjisi, yalnızca mevcut düzene karşı çıkmakla sınırlı kalmamalı; daha özgür, daha eşit ve daha katılımcı bir yaşamın nasıl kurulabileceği sorusuna da yönelmelidir. İtiraz etmek, yıkılmasını istediğin şeyin yerine ne koyacağını düşünmekle derinleşir. Burada asıl sorumluluk yalnızca gençlere ait değildir. Eğitim kurumlarının, siyasal iktidarların ve toplumun bütününün de kendisiyle yüzleşmesi gerekir. Gençlerin taleplerini dinlemek, onları yönetilmesi gereken bir kalabalık olarak görmekten vazgeçmekle başlar. Onlara yalnızca gelecekte söz hakkı tanımak değil, bugün de karar süreçlerinde yer açmak gerekir. Gençliğin geleceğini sürekli erteleyen bir toplum, kendi geleceğini de erteliyor demektir.
Fransa’daki bir öğrencinin cümlesine yeniden dönelim: “Açlık, başvurulan yolları meşru kılar.”
Bu sözün asıl gücü, her yolu koşulsuz biçimde haklı çıkarmasında değil, bizi rahatsız edici bir soruyla baş başa bırakmasındadır: İnsanları hangi koşullar, artık kabul edemedikleri bir hayatın karşısında durmaya zorluyor?
Bu soruya dürüstçe cevap veremeyen hiçbir toplum, gençlerin öfkesini yalnızca yasaklarla, disiplin cezalarıyla ya da güvenlik önlemleriyle ortadan kaldıramaz. Gençler, bazen bir sınavın sonucuna, bazen bir okulun koşullarına, bazen de bütün bir hayat düzenine itiraz eder. Görünürdeki nedenler farklı olsa da derindeki talep aynıdır: Kendi hayatımızın yalnızca izleyicisi olmak istemiyoruz.
Açlık varsa önce yolu değil, açlığı yaratan düzeni konuşmak gerekir. Gençlik sokaklara çıkıyorsa belki de asıl soru şudur: Gençler neden artık sabretmiyor değil, bu toplum onlardan daha ne kadar sabretmelerini bekliyor?