- Kendi tarihinden, kimliğinden ve mücadelesinden vazgeçerek barışılmaz. Karşısındakinin de bir tarihi, kimliği ve iradesi olduğu kabul edilerek barış yapılır.
- Türkiye’nin Kürt meselesinde ihtiyaç duyduğu şey de siyasal gerçeklikle yüzleşmektir. Devlet masaya oturuyorsa karşısında da konuştuğu bir irade vardır ve bu iradeyi tanımalıdır.
- Muhatabının adını koyma cesareti de barışa dahildir. Önder Öcalan, sadece pratikte bir koordinatör değil, Kürt tarafının başmüzakerecisidir. Elbette bunun koşullarına sahip olmalıdır.
RIZGAR ZAG
Kelimeler, barış süreçlerinde masum değildir. Bazen bir kavram, kurulmak istenen masanın şeklini; bazen de o masada kime ne kadar yer ayrıldığını gösterir. Bugün Barış ve Demokratik Toplum Süreci tartışılırken Önder Öcalan’ın konumu için ısrarla kullanılan “koordinatörlük” kavramına bu nedenle itiraz ediyorum. Koordinatörlük bir görevdir; başmüzakerecilik ise siyasal bir konumdur.
Koordinatör, farklı kurumlar ve çalışmalar arasında eşgüdüm sağlar. Müzakereci ise bir tarafı temsil eder, onun sözüyle masaya oturur ve karşısındaki tarafla çözümün şartlarını konuşur. Tarafsız bir arabulucu ile çatışmanın tarihsel taraflarından birini aynı kavramla tanımlayamazsınız.
Önder Öcalan, bu meselenin dışındaki üçüncü bir kişi değildir. Kürdistan Özgürlük Hareketi'nin kurucusu, yarım asra yaklaşan mücadelenin temel siyasi aktörü ve bugün silahlı mücadeleden demokratik siyasete geçiş çağrısını yapan kişidir. Dolayısıyla yalnızca birtakım kurumları veya kurulları “koordine edecek” kişi olarak tarif etmek, tarihsel konumunu daraltmaktır.
Daha düşündürücü olan ise bu kavramın artık neredeyse sorgulanmadan tekrar edilmesidir. Devlet çevrelerinden Kürt siyasetçilerine, yazarlardan aydınlara kadar “baş koordinatörlük” sözü giderek ortak bir dile dönüşüyor. Oysa bazen bir kavramı sürekli tekrar etmek, farkında olmadan onun çizdiği sınırları da kabul etmektir.
Sorulması gereken basit bir soru var: Önder Öcalan, kimi koordine edecek; kimi temsil ederek kiminle müzakere edecektir?
İkinci soru bizi meselenin özüne götürür.
Önder Öcalan, bir taraftır. Kürt meselesinin çözümünde Kürt halkının ve öncülük ettiği siyasal hareketin temel temsilcisidir. O halde barış masasındaki asli konumunun adı da açık söylenmelidir: Kürt tarafının başmüzakerecisi.
Burada bir unvan tartışması yapmıyorum. Bir siyasal gerçekliğin doğru adlandırılmasından söz ediyorum.
Barış, tarafları isimsizleştirerek kurulamaz. Dahası, başmüzakerecilik yalnızca bir isimle tanınamaz; koşullarının da yaratılması gerekir.
Yaklaşık 28 yıldır İmralı Adası’nda tutulan bir liderden tarihsel bir sorunun çözümünde sorumluluk üstlenmesi isteniyorsa çalışma ve iletişim koşullarını tartışmadan gerçek bir müzakereden söz edilemez. 'Umut hakkı'nın konuşulduğu bir dönemde asıl mesele, yalnızca gelecekteki hukuki statü değildir. Önder Öcalan’ın bugün kendi arkadaşları, siyasi aktörler ve gerekli toplumsal kesimler ile özgürce görüşebilmesinin önü açılmalıdır.
Bir başmüzakereciye “sorunu çöz” deyip çözümün araçlarını vermemek, kendi içinde bir çelişkidir. Bir insanı adada tutacaksınız; görüşme ve çalışma imkânlarını sınırlandıracaksınız; ardından milyonları ilgilendiren tarihsel bir dönüşümün sorumluluğunu omuzlarına yükleyeceksiniz. Sonra da onun siyasal konumunu “koordinatör” diye tarif edeceksiniz.
Burada yalnızca kavramsal değil, siyasal bir tutarsızlık vardır.
Dünyadaki çatışma çözümü deneyimlerinin bize öğrettiği temel gerçeklerden biri şudur: Müzakere etmek, teslim olmak değildir; karşı tarafın varlığını tanımaktır. Güney Afrika’da Nelson Mandela, kendi halkının mücadelesinin dışında duran tarafsız bir koordinatör değildi. Apartheid rejiminin karşısındaki hareketin liderlerinden ve başlıca müzakere aktörlerinden biriydi. Onu anlamlı kılan, iki taraf arasında renksiz bir yerde durması değil, kendi halkının taleplerini temsil ederken ortak geleceğin kapısını açabilmesiydi.
Barışın büyüklüğü de zaten buradadır.
İnsan, kendi tarihinden, kimliğinden ve mücadelesinden vazgeçerek barış yapmaz. Karşısındakinin de bir tarihi, kimliği ve iradesi olduğunu kabul ederek barış yapar.
Türkiye’nin Kürt meselesinde ihtiyaç duyduğu şey de tarafları kelimelerle küçültmek veya belirsizleştirmek değil, siyasal gerçeklikle yüzleşmektir. Devlet kendi adına masaya oturuyorsa karşısında da konuştuğu bir irade vardır. Bu iradeyi tanımadan yapılan şey müzakere değil, tek taraflı süreç yönetimi olur.
Bu nedenle Kürt siyasetinin de kendi diline dikkat etmesi gerektiğini düşünüyorum. “Baş koordinatör” kavramını tekrar tekrar kullanarak Önder Öcalan’ın tarihsel konumunu farkında olmadan daha dar bir çerçeveye hapsetmemelidir.
Elbette Önder Öcalan, süreç içerisinde koordinasyon görevleri de üstlenebilir fakat koordinasyon, yapabileceği işlerden biridir; onun kim olduğunu ve masada nereyi temsil ettiğini tanımlayan siyasal statü değildir.
Görevi koordine etmek olabilir; konumu başmüzakereciliktir.
Gerçek ve kalıcı bir barış isteniyorsa bunun gereği de yerine getirilmelidir: Önder Öcalan’ın özgür çalışma, görüşme ve iletişim koşulları oluşturulmalı; temsil ettiği kesimlerle doğrudan ilişki kurabilmesinin önü açılmalı, müzakere mekanizması açık bir siyasal ve hukuki zemine kavuşturulmalıdır.
Bir halkın tarihsel meselesi, kelimelerin arkasına saklanarak çözülemez. Önder Öcalan’ı önce İmralı’nın sınırları içerisinde tutup sonra “koordinatör” sıfatıyla sürecin yükünü omuzlarına bırakmak, çözümün ruhuyla bağdaşmaz. Eğer gerçekten yeni bir dönemden söz ediyorsak önce eski dönemin dili ve sınırları aşılmalıdır.
Barış, cesaret ister. Muhatabının adını koyma cesareti de buna dahildir. Önder Öcalan sadece pratikte bir koordinatör değil, Kürt tarafının başmüzakerecisidir. Bunun gerektirdiği özgür çalışma ve müzakere koşullarına da sahip olmalıdır.