• Pêncewînî’nin anlatımlarından anlıyoruz ki; Dolmabahçe Mutabakatı açıklamasını “MGK’daki üç komutanla izleyen” Erdoğan, askerin karşı çıkışı üzerine iktidarını sürdürmeyi tercih etmiş.
  • Bugünkü Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ni de ağırdan alan Erdoğan, hâlâ sandığa dayalı siyasetin gücünü çözüme tahvil edemiyor. Bugün de oluşturması gereken güvenin çok uzağında.

HEVAL TAHA

Kendine ait bir çözüm modeli olmayan Ankara “sivil” siyaseti, iktidarı ve muhalefetiyle çözümde üstlenmesi gereken rolü üstlenemiyor. Böyle olunca da Kürt inkarı gibi hayati bir sorunun çözümsüzlüğü, bu yapılar için bir varoluş kaynağına dönüşüyor. İşte bu yüzden her çözüm arayışında Kürt inkarının ortadan kaldırılması hususunu, küçük siyasal hesaplara kurban eden siyaset, ardından da siyasi çözümsüzlüğü dayatan 'norm dışı devlet'in vesayetine teslim oluyor.

Ankara’da askeri vesayet, tarih içerisinde zaman zaman “bürokratik” kanaldan muhtıralarla zaman zaman da direkt olarak askeri darbeler yoluyla aleniyet kazanır. Bunların dışında askerin “sivil” siyaseti şekillendiren direkt müdahaleleri, somut olarak görülmez. Bugünkü müdahaleci halini, 1961 darbe anayasasıyla alan MGK, bir “tavsiye kurulu” olarak vesayetin temsilidir. Ancak direkt müdahaleler çoğu zaman görünmez.

Mihemmed Emîn Pêncewînî’nin gazeteci arkadaşımız Gülcan Dereli ile yaptığı görüşmede (Yeni Özgür Politika 1 Ekim 2026) bizzat tanıklıklarına dayanarak anlattıkları, yukarıda yaptığımız analizi güçlendirir nitelikte. Ayrıca bu anlatımlar, bugün sürmekte olan Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ne ilişkin Türk tarafının takınabileceği olası pozisyonlar konusunda da hayati önemde uyarılar içeriyor.

Pêncewînî, ayrıca geçmişi daha iyi analiz edebilmemize olanak sağlayacak son derece önemli ipuçları veriyor. Kritik dönemlerde birçok konuda aktif rol de üstlenen Pêncewînî, öylesine bir noktadan aktarıyor ki; birçok tarihi gelişmeyi yerli yerine oturtmamıza büyük katkı sunuyor.

2013-2015 yılları arasında yürütülen "Çözüm Süreci" kapsamında, Tayyip Erdoğan’ın talebini ileten Celal Talabani, Pêncewînî’den Kürt tarafı ile Ankara arasında arabuluculuk üstlenmesini istiyor. Teklifi kabul eden Pêncewînî, sürecin detaylarının ve nasıl sabote edildiğinin birinci derece tanığı. Ankara’da yürüttüğü temasları aktaran Pêncewînî, Türk tarafının taleplerinin, “PKK silahlı mücadeleyi sonlandırdığını açıklasın, gerillalar sınır dışına çekilsin, ardından genel af çıksın. Ancak üst düzey 50 yönetici 5 yıl aftan yararlanamasın” olduğunu söylüyor. Ardından şöyle devam ediyor: “MİT Müsteşarı Emre Taner, 5 yılın gerekçesini şöyle açıkladı: Ordu güçlü ve sürece karşı; 5 yılda ordudaki karşıtları tasfiye edeceklerini söyledi.”

MİT Müsteşarı, alenen TSK ile aralarında bir görüş ayrılığından ve bunu gidermek için ordu içerisinde 5 yıla yayılacak bir tasfiyeden söz ediyor. Müsteşar, Türk ordusunun bir kanadının Kürt inkarının sonlandırılmasına ilişkin atılacak adımlara karşı olduğunu Pêncewînî ile paylaşıyor ve zaman istiyor.

5 yılın sonunda ne olacağı ise sürmekte olan sürecin gelecek tahayyülünü göstermesi bakımından çok önemli. Buna göre; Taner, “5 yıldan sonra bunlar HDP içinde siyaset yapabilecek, sandalye sayısına göre hükümette de yer alabilecek" diyor ve bunun Erdoğan ile Abdullah Gül’ün kararı olduğunu söylüyor.

Bu nedenle söz konusu 5 yılın yol haritasını belirlemek üzere 28 Şubat 2015'te Başbakanlık Dolmabahçe Çalışma Ofisi'nde yapılan ve “Dolmabahçe Mutabakatı” olarak anılan açıklama, eşik noktası konumunda. Öyle ki Başbakan Erdoğan Dolmabahçe Mutabakatı’nın açıklandığı gün Suudi Arabistan’a hareket etmeden hemen önce havaalanında bu gelişmeyi, “Milli birlik ve kardeşlik projesi ile başlayan şimdi de çözüm süreci ile devam eden ve bunu artık noktalayalım diyen hasretle beklediğimiz bir çağrıdır” sözleri ile adeta kutluyordu.

Gelin görün ki; en yakın çalışma arkadaşlarının da hazır bulunduğu açıklama sonrası Erdoğan, birden bu mutabakatın içeriğinin kabul edilemez, bu nedenle de yok hükmünde olduğunu açıkladı. Erdoğan, 22 Mart 2015'te Ukrayna'dan dönerken uçakta gazetecilerin “sorusu” üzerine, “Bir metin okunmadı, iki metin okundu. Onların okuduğu metin ile Yalçın (Akdoğan) Bey’in okuduğu metin birbirinden tamamen ayrı. Ben oradaki toplantıyı da doğru bulmuyorum. Başbakan Yardımcısı’yla, şu an parlamento içinde olan bir grubun yan yana o resmi vermesini şahsen doğru bulmuyorum. Daha önceleri gerektiğinde bir arkadaşımız onlarla görüşmeler yapar ve açıklama yapılırdı. Ama o toplantıda olduğu gibi medyanın karşısına çıkmak suretiyle, iki ayrı metin deklare edilmiyordu. Böyle bir şey hiç yaşanmamıştır. Açıklanan 10 maddelik metne gelince; o metinde bir demokrasi çağrısı yok. Daha sonra Başbakan Yardımcımızın yaptığı bir açıklama var. Onların tamamen aksine. Yani birbiriyle tamamen örtüşen bir şey yok. O zaman neyi görüştüler? Buna 'Ortak bir deklarasyon' diyebilir misiniz?” cevabını verdi.

Ne oldu da Erdoğan, “hasretle beklediği” bu çağrıyı kısa bir süre sonra ihanet saydı? Tarihe ışık tutacak bu sorunun cevabını, Pêncewînî veriyor. Pêncewînî, kendi arabuluculuğunun da katkısıyla varılan, 28 Şubat Dolmabahçe Mutabakatı'nı şöyle anlatıyor: “Süreç Dolmabahçe’ye kadar ilerledi, sonra bozuldu. O gün Erdoğan ve MGK’deki üç komutan görüşmeyi izliyormuş.”

28 Şubat 2015'te yapılan açıklamaya hükümet adına dönemin Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala, dönemin AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal ve devlet bürokrasisi adına dönemin Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı Muhammed Dervişoğlu katıldı. Bunların tümü Erdoğan’a çok yakın isimler olmaları hasebiyle O’nun onayı olmadan böyle bir açıklamaya katılmaları da mümkün  değildir.

Bugün anlıyoruz ki; Dolmabahçe Mutabakatı açıklamasını “MGK’daki üç komutanla izleyen” Erdoğan, askerin karşı çıkışı karşısında sandıktan aldığı gücü kullanmak yerine, Kürt inkarına dayalı resmi devlet ideolojisine sığınarak iktidarını sürdürmeyi tercih etmiş. Bugün sürmekte olan Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ni de ısrarla ağırdan alan Erdoğan, hâlâ sandığa dayalı siyasetin gücünü çözüme tahvil edemiyor. 2013-2015 sürecinde siyaset yerine vesayete sığınan Erdoğan’ın bugün oluşturması gereken güvenin çok uzağında olması kaygı verici.