- Nitelikli eğitim, güvenceli çalışma, barınma, kültür, sanat ve sosyal yaşam, gençliği suç ekonomisine, bağımlılığa ve çaresizliğe karşı koruyan temel alanlardır.
ALİ BİLEN
Bir toplumun geleceğini anlamak için gençlerinin ne hayal ettiğine bakmak yeterlidir. Genç insan yarını düşünebiliyor, okuyup üretebiliyor, kendisini yaşadığı toplumun bir parçası olarak görüyor ve değiştirme gücüne inanıyorsa orada toplumsal canlılık vardır. Gelecek fikrinin yerini belirsizlik, üretmenin yerini tüketim, dayanışmanın yerini yalnızlık, itirazın yerini çaresizlik almışsa sorun artık yalnızca gençlerin değil, bütün toplumun sorunudur.
Bugün Türkiye’de toplumsal dönüşüme öncülük edebilecek gençlik potansiyelinin önemli ölçüde parçalandığı görülüyor. Bunun nedeni gençliğin ilgisiz, yeteneksiz ya da düşünsel olarak yetersiz olması değildir. Tam tersine gençliğin enerjisi, hareket kabiliyeti ve var olanı sorgulama eğilimi, onu değişimin temel dinamiklerinden biri hâline getirir. Aynı özellikler, gençliği yönlendirilmek, denetlenmek ve etkisizleştirilmek istenen bir kesime de dönüştürür.
Bu nedenle 'özel savaş' kavramını, yalnızca silahlı çatışma üzerinden okumak eksik kalır. Günümüzde insanın zihnine, gündelik hayatına, kültürüne, beklentilerine ve davranışlarına uzanan çok daha geniş bir alan söz konusudur. Bir genci etkisizleştirmenin tek yolu doğrudan baskı değildir. Ona hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini düşündürmek, geleceğini belirsizleştirmek, ekonomik bağımlılığa mahkûm etmek, toplumsal bağlarını zayıflatmak ve öfkesini başka alanlara yöneltmek de aynı sonucu doğurabilir. Özel savaşın çağdaş biçimi bu anlamda bedenden önce zihni, örgütlenmeden önce umudu hedef alır.
Bunun izlerini gündelik yaşamın içinde görmek mümkündür. Üniversite bitirdiği hâlde iş bulamayan gençte, eğitim giderlerini karşılamak için çalışmak zorunda kalan öğrencide, barınma sorunu yaşayanlarda veya 20'li yaşlarına gelmesine rağmen ekonomik bağımsızlığını kazanamayanlarda aynı gelecek kaygısı büyümektedir. Umutsuzluğun süreklileşmesi, gencin yalnızca ekonomik durumunu değil, değiştirme gücüne duyduğu inancı da aşındırmaktadır.
Türkiye’nin batısında ve Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde bu süreç aynı biçimde yaşanmayabilir. Batıda ekonomik güvencesizlik, tüketim kültürü, bireyselleşme ve rekabet daha görünürken; Kürt gençliği açısından bunlara dil, kimlik, kültürel hafıza, güvenlik politikaları ve siyasal aidiyetle ilgili sorunlar da eklenmektedir. Yöntemler farklılaşsa bile ortaya çıkabilecek sonuç benzerdir: Kendi toplumsal gerçekliğinden uzaklaşan, yalnızlaşan, geleceğe güvenini kaybeden ve giderek tepkileriyle yaşayan bir gençlik.
Gençler arasında çeteleşmenin, kabadayılığın, silahın ve şiddet dilinin güç göstergesine dönüşmesi; fark edilmek ile korkulmak arasındaki sınırı giderek bulanıklaştırmaktadır. Uyuşturucuyla temasın çocuk yaşlara kadar inmesi de bu tablonun başka bir boyutudur. Bağımlılık, umutsuzlukla birleştiğinde genci hem kendisinden hem toplumundan koparabilir. Çeteleşme, kolay para vaadi, uyuşturucu ve yasa dışı ekonomi birbirini beslediğinde genç insan, kimi zaman suç ağlarının hedefi, kimi zaman da taşıyıcısı hâline gelir. Bir toplum, gençlerini eğitim, sanat, spor, kültür ve üretim alanlarında tutamazsa ortaya çıkan boşluk başka yapılar tarafından doldurulur.
Gençliğin enerjisinin nereye yöneldiği bu nedenle önemlidir. Öfke toplumsal bir talebe mi dönüşecek, yoksa sokak şiddetine mi? Aidiyet dayanışma mı yaratacak, yoksa çeteleşme mi? Sanat yaratıcılığı ve toplumsal hafızayı mı geliştirecek, yoksa yalnızca tüketime sunulan bir imaja mı dönüşecek? Spor birlikte yaşamayı mı öğretecek, yoksa farklı renge tahammül edemeyen holigan bir kültürü mü besleyecek?
Kapitalist modernitenin gençlik üzerinde etkili olduğu sanat, seks ve spor alanları bu açıdan önemlidir. Sorun, bu alanların kendisinde değil, hangi amaçla biçimlendirildiklerindedir. Sanat, toplumun belleğini taşıyabilecek güçlü bir araçken yalnızca moda, şöhret ve tüketim üzerinden kurulduğunda genç insan da kendi kültürel üretiminden uzaklaşabilir. Kürt gençliği açısından kendi dilinin müziğini, edebiyatını ve kültürel hafızasını değersiz görmeye başlamak, yabancılaşmayı daha da derinleştirir.
Cinsellik de insan yaşamının doğal bir parçasıyken tüketim kültürü içerisinde bedenin metalaştırıldığı bir alana dönüştürülebilir. Burada sorun cinselliğin kendisi değil, insan ilişkilerinin yüzeyselleştirilmesi ve kişinin değerinin giderek bedeni, görüntüsü ve tüketim gücü üzerinden ölçülmesidir.
Spor ise sağlık, dayanışma ve toplumsallaşma alanı olması gerekirken sert rekabet ve büyük ekonomik çıkarlarla çevrelendiğinde farklı bir karakter kazanır.
Bütün bunlara, ezberi önceleyen eğitim anlayışı eklendiğinde gençliğin düşünsel alanı daha da daralır. Eleştirel düşünen genç; okur, araştırır, soru sorar ve kendisine sunulan yaşamın alternatiflerini arar. Eğitim, yalnızca diploma almak ve ekonomik sisteme iş gücü yetiştirmek olarak ele alındığında ise yaratıcı ve sorgulayan birey yerine kendisine verilen rolü yerine getiren insan öne çıkar.
Bu tablonun en tehlikeli sonucu gençliğin “hiçbir şey değişmez” düşüncesine teslim olmasıdır. Umutsuzluk kalıcılaştığında insan kendi yaşamının öznesi olmaktan uzaklaşır. Buna karşı çözüm, yalnızca yasaklar, cezalar ve güvenlik tedbirleri değildir. Şiddetin sonucuyla uğraşmak kadar onu doğuran koşullarla mücadele etmek gerekir.
Gençlerin gelecek kurabileceği maddi ve toplumsal zemin güçlendirilmelidir. Nitelikli eğitim, güvenceli çalışma, barınma, kültür, sanat ve sosyal yaşam, gençliği suç ekonomisine, bağımlılığa ve çaresizliğe karşı koruyan temel alanlardır.
Gençlik kararların nesnesi değil, öznesi olarak görülmelidir. Gençlerin okullarında, üniversitelerinde, mahallelerinde, kültür kurumlarında ve yerel yönetimlerde söz sahibi olabilecekleri demokratik alanlar genişletilmelidir. Kürt gençliği açısından buna kendi dilini, kültürünü ve tarihsel hafızasını özgürce yaşatma imkânı da eklenmelidir. İnsan, kendi kimliğiyle topluma eşit biçimde katılabildiği ölçüde yabancılaşmanın karşısında güçlü bir aidiyet geliştirebilir.
Okuyan, sorgulayan, üreten, kendi dilini ve kültürünü bilen; başka bir renge, kimliğe ve düşünceye tahammül gösterebilen bir gençlik mümkündür. Bir toplum, gençlerine yalnızca hayatta kalabilecekleri bir bugün değil, uğruna emek verebilecekleri bir yarın sunabildiği ölçüde kendi geleceğini de kurtarabilir.