- "Ateşin Merhameti", sadece bir Kürt ve Alevi çocuğun, Türk askerinin eline düşmektense kendisini ateşe atma hikâyesi değildir.
METİN DEMİRER*
Dêrsim Katliamı üzerine çok şey yazıldı, anlatıldı. Katliamdan kurtulanların tanıklıklarının yanında, sonradan vicdanı sızladığı için yaşadıklarını çevresine anlatmak zorunda kalan askerlerin tanıklıkları da var.
Benim için en trajik olanıysa rahmetli babamın, Colemêrg'de gençlik dönemlerimde evimize gelen misafirlere anlatırken dinlediğim ve beni büyük acılar içinde bırakan “Ateşin Merhameti” hikâyesi olmuştu.
Babam, bunu bizimle hiç paylaşmadı, ancak sanırım bu hikâyeyi 1967-68 yıllarında Başûrê Kurdistan'a Colemêrg'ın Çelê ilçesi üzerinden gidip gelen ve sık sık Çelê'deki evimizde misafir ettiği Dr. Şivan'dan (Dr. Sait Kırmızıtoprak) dinlemiş ve çevresindeki insanlara anlatmıştı.
Zaten Dêrsimli olan Dr. Şivan'ın ailesi de bu soykırımdan etkilenmiş, birçok yakınını kaybetmişti.
Dêrsim Katliamı üzerine anlatılan yüzlerce hikâyeden biri olan “Ateşin Merhameti” kısaca şöyle:
Dêrsim direnişi kanla bastırılıp yenilgiye uğratıldıktan sonra tedip ve tenkil harekâtını başlatan Türk ordusu, Dêrsim'in tüm köylerini ve mezralarını arama-taramadan geçirir.
Hedef, yaşanan bu katliamdan canlı tek bir tanık bırakmamak; kadın ve çocuk demeden tüm Dêrsimlileri yok etmektir.
Her yer kan revan içindedir. Dereler, ırmaklar adeta kan akmaktadır.
Tabii emir Ankara'dan gelmiştir. Dönemin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ve Başbakanı İsmet İnönü'dür.
Dêrsim merkezine bağlı köy ve mezraları tek tek arayıp katliam yapan Türk askerleri, cephane sorunu yaşamamak için bu kez köylüleri topluca yakma yöntemine başvurur.
Bir mezrada Türk askerleri, dipçiklerle döverek topladıkları kadın, çocuk ve erkekleri topluca, dar ve uzun biçimde yapılmış toprak ahırlara doldurur.
Toprak ve saman karışımından yapılan bu ahırlar, kalın ve ince kurumuş ağaç dallarıyla oluşturulduğu için ateşe verilerek yakılmaya elverişlidir.
Öyle de olur.
Yüzlerce Dêrsimli köylü, işkence, dayak ve dipçiklerle ahıra doldurulur. Ardından askerler, meşalelerle ahırı ateşe verir.
Türk subayı, emrindeki askerlere ahırın etrafını sarmalarını ve dışarı çıkacak kim olursa vurup öldürmelerini emreder.
Köylülerin çığlıkları arasında, tavandan ateşe verilen ahır yavaş yavaş yanmaya ve içeriye doğru duman dolmaya başlar. İnsanların bağırışları ve hawar çığlıkları her tarafa yayılır.
Bir kadın, elinden tuttuğu küçük, 10-12 yaşlarındaki oğlunu can havliyle köhnemiş, üst kısmı biraz kırılmış tahta kapıya doğru götürür. Elini kapıya bırakarak kapının tamamen kapanmasını engeller ve ahır kapısını bir şekilde zorlayarak açılan küçük aralıktan oğlunu dışarı çıkarmayı başarır.
Annesi çocuğuna, dışarı çıktığında hiç arkasına bakmadan, çığlıklara aldırış etmeden oradan hızla uzaklaşmasını kesin bir dille tembih eder.
Çocuk, içerideki dumandan etkilenmeye başlayınca ve insan çığlıkları da yükselince korkuyla dışarı çıkar. Etrafı saran dumanların arasından koşarak ahırdan uzaklaşır.
Kısa bir süre sonra etrafın askerler tarafından sarıldığını ve namluların kendisine doğru çevrildiğini görünce donup kalır.
Askerler de vur emri almıştır fakat onlar da bu çocuğun karşısında, namlularını doğrultmuş bir şekilde bir an öylece bekler.
Çocuk, üzerine çevrilmiş onlarca askerin namluları karşısında korku ve dehşet içinde öylece kalakalır.
Sonra bir an arkasına dönüp ahıra bakar.
Ahırda alevler kısa sürede her tarafı sarmış, her şey ateşler içinde yanmaktadır. İçeride annesinin, babasının, akrabalarının ve diğer köylülerin çığlıkları arşa yükselmektedir.
Çocuk tekrar askerlere döner ve bakar.
Sonra yeniden ateşler içindeki ahıra bakar.
O ağır atmosferde çocuk, o anda bir karar vermesi gerektiğini anlamıştır.
Bir çocuk olmasına rağmen askerlerin kendisine merhamet etmeyeceğini anlamış gibidir.
Ya askerlerin üzerine çevrilmiş soğuk namlularından çıkacak kurşunlarla vurulacak ya da dönüp ahıra, annesinin, babasının ve akrabalarının yanan bedenlerine, insanın yüreğini parçalayan çığlıklarına kavuşacak ve alev alev yanan ateşin merhametine sığınacaktır.
Sonuçta çocuk kararını verir.
Askerlerin merhametine ve namlularına değil, ateşin merhametine sığınacaktır.
Böylece çocuk geriye doğru hızla döner. Annesinin zorla açıp kendisini çıkardığı kapı aralığından yeniden ahırın içine girer ve ateşin merhametine sığınarak can verir.
Bu durum karşısında askerlerin çoğunun, korkunç derecede şok geçirdiği ve başlarındaki Türk subayının, yani yüzbaşının, askerlerin merhametine sığınmak yerine ateşin merhametine sığınarak ailesinin yanına koşan çocuğun arkasından şu sözleri söylediği rivayet edilir: “Bu ateşin merhameti benim insanlığımdan daha merhametliyse lanet olsun benim insanlığıma!”
Ardından silahıyla kendisini vurduğu rivayet edilir.
"Ateşin Merhameti", sadece bir Kürt ve Alevi çocuğun askerin eline düşmektense kendisini ateşe atma hikâyesi değildir. Aynı zamanda bir halkın ve inancın, nasıl bir zulme tabi tutulduğunu gösteren acı hikâyedir.
Bir Kemalist rejim ile emperyalist sistemin kirli ittifakı sonucu olan oligarşik cumhuriyet, yüz binlerce Kürt'ün katledildiği bir rejime dönüştü. Bugün bunu yazmamı sağlayan temel neden, Kemalistlerin yanında yer alanların, belki bundan vazgeçip kendi halklarına bir öz eleştiri verir umududur.
* Wil Komünü Üyesi
(İsviçre / St. Gallen Kantonu / Wil Şehri)