Cezaevleri… Yalıtılarak yalnızlaştırılmış iradelerin “mecburi mekanı…”
Dipsiz kuyu…
Kanlı gömüt…
İstibdat altında “20 bin fersah…”
Ağırlaştırılmış mahrumiyet…
İnsanlığa, hak ve özgürlüklere kapatılmış alan…
Körelmiş ruhların yarattığı yeraltı cehennemi…
* * *
Bu cehennemde bugün binlerce tutsak açlık grevinde, ölüm orucunda; savaşa şiddete, yalnızlığa, yalıtılmışlığa, çözümsüzlüğe, ilgisizliğe, körlüğe, körelmeye, vicdansızlığa, kayıtsızlığa, sessizliğe, seyirci kalınmaya karşı çıplak bedenleriyle eylem halinde…
Çalınmış tutsak alınmış yasaklanmış özgürlükler için, fedai ruhların başlattığı “hayata veda yolculuğunun” belki de son deminde…
Kendi acılarını, bedenlerini unuturcasına bir halk için hayati olanı yaşatma nöbetinde…
Bedenler eriyor…
Çürüyor…
Dökülüyor…
Başka bedenler, başka hayatlar, umutlar, güzellikler, özgürlükler dökülmesin diye…
Öcalan üzerindeki çağın zulmü bitsin, savaş/şiddet son bulsun diye…
Birileri duysun, harekete geçsin, geç olmadan bir şeyler yapsın, vicdan nöbetine dursun diye…
* * *
Öyle bir zaman aralığındayız ki, insani uyarılar ve tepkiler anında bastırılıyor.
Savaş/şiddet eyleminin ırkçı ulusalcı iştahla tekrardan sahneye konduğu, ölü severliğin “vatanperverlikle” bir sayıldığı zamanların esiriyiz.
Varlığı iktidarca beş para edilen, anlam atfedilmeyen yitik ve karanlık zamanların…
Böyle bir zamanın esiri olma yerine, sorunsal düşünerek “Dağda öldürülen teröriste gözyaşı dökmeyen insan değildir” diyenler saniyesinde aynı iktidar odağının kurbanları arasına giriyor. Kurşuna dizilecek fırınlarda yakılacak mazlumlar ve mazlumlarla saf tutan yürekler gibi ha bire istifleniyor.
Başbakan Erdoğan, “Biz evlatlarımızı katleden ve bu mücadeleler esnasında ölen terörist için ağlamadık, ağlamayız” diyerek, insani ve vicdani bir uyarıyı, “eylem adamının” empati çağrısını, belki de onu takip edecek olan çözüm arayışını anında “kurşuna diziyor!”
Ruhları katılaştırıp köreltiyor…
Kendinden, giderek daha büyük bir hızla topluma doğru ruhsuzluğu, acılar ve ölümler karşısında duyarsızlığı, iktidar tutumunu dayatıyor.
* * *
AKP 12 Eylül’ün güncellenerek yetkinleşmiş biçimidir.
Zorbanın sabırsızlık halidir.
Körelme; “Görevi kalmadığı için veya başka sebeplerle bir organın beslenemeyerek küçülmesi, dumura uğraması“ ya da “suyu tükenmesi/çekilmesi”, “anlam ve his kaybına uğraması” olarak tanımlanır.
AKP dolayısıyla Erdoğan büyük his kaybına uğramış ve körelmiştir; vicdanı kördür.
Sevgi, saadet yoksunudur.
Umut, irade avcısı olarak toplumsal taleplere kapalıdır.
İnsani olanın karşısındadır.
Açık ara derinlere inmiştir.
* * *
Kendi sınıfından sesleri bile amansızca bastıran birinin ya da bir iktidarın, aşağıdan-toplumdan gelen seslere kulak kabartması olası değildir. Hele bu ses vicdanın sesi, ezilenin, itilmişin, yasaklanmışın, yoksanmışın sesi ise hiç değildir.
AKP, açlığın sesini, acısını, isteklerini, insani çırpınışlarını duyamaz; duymak da istemeyecektir.
Çünkü AKP, bir 12 Eylül ikizidir ve 12 Eylül, sesten, özgürlük güzellik arayışlarından hoşlanmamış, her defasında bastırmıştır.
Tarihler boyunca sesten sözden korkanların yaptıkları tek şey ona “sahip olmak” yani varlığına, iradesine, eylemine hükmetmek olmuştur.
* * *
Ölüm sınırına dayanan açlık grevleri gösteriyor ki AKP yükselen çığlığa acılar ve ölümler pahasına kulak vermeyecek, aksine “sahip olmaya” çalışacaktır.
İnsani olan, akli ve vicdani olan, aynı zamanda sorumluluk gerektiren cezaevlerinde yükselen sese “sahip olmak” değil, “kulak vermek”, sesimizi katmak, insani ve vicdani uyarılarla çoğaltmak, bu insan çığlığının parçası olmaktır.
delil-karakocan@hotmail.com
Açlık eylemleri ve körelme...