Bir sistem düşünün ki halkın kendisini ifade etmesine hiç bir yol bırakmıyor. Demokratik kuralların işlemediği, hukukun geçersiz olduğu, hak ve özgürlüklerin rafa kaldırıldığı, tek renk ve tek sesin hâkim olduğu, insanın tek tipleştirildiği bir ülke tahayyül edin.
Bu ülkede yaşayan bihalkın en temel hakları gasp ediliyor. Öteleniyor, ikinci sınıf muamelesi görüyor, diline, kültürüne ket vuruluyor. Seçilmiş milletvekili, belediye başkanlarını içeri tıkıyor.
Kürt halkının iradesi olarak kabul ettiği önderliğine her türlü keyfi uygulama reva görülüyor. Devlet kendi anti demokratik kanunlarını bile işletmekten imtina ederek, kişiye göre kanunların hüküm sürdüğü bir zindanda tek kişilik hücrede yirmi yıldır tecrit koşullarında tutuyor.
İnsanın doğuştan gelen en temel haklarının kullanılmasına dahi tahammül edilmiyor. Yetmezmiş gibi baskı, sindirme, korkutma ile prese sıkıştırılarak nefes alamaz duruma getiriyor. Katlettiklerini katlediyor, edemediklerini ise sudan gerekçelerle tutukluyor. Böyle bir ülkede ve böylesine bir yönetimin denetiminde nasıl yaşanılır?
Korku tünelinde yaşamak zorunda bırakılan bir toplumda, söz ve eylem-hareket alanları oldukça daraltılmıştır. Silik, pasif, edilgen, günü kurtarmaya çalışan bireylerin, despotik yönetime biat etmede çare bulanlar ile düşmanlaştırılan muhalif kesimlerin arasındaki toplumsal yarılma her geçen gün biraz daha genişlemektedir.
Zor aygıtlarını kullanan sadece kolluk kuvvetleri değil, sokağa AKP-MHP tabanını oluşturan kesimlerin de sürüldüğü bir dönemi yaşamaktayız. İktidar gerektiğinde kendi tabanını sokağa çıkararak muhalefettin üzerine sürme, linç etme tehditlerinde bulunuyor.
Muhalefet dediğimizde akla düzen partileri gelmemelidir. Düzen partileri mevcut sistemin alternatifi olmaktan ziyade tamamlayıcı unsurudurlar. Başta CHP olmak üzere sistem içi partilerinin Kürtler konusunda iktidarla aynı kulvardalar. CHP’nin çapsız genel başkanı, diktatörün yedek lastiği gibidir.
Sınır dışı operasyona destek verir, Kürt kıyımına onay verir, Maraş katliamını sıradan bir olay gibi görür, HDP’nin yanında görünmekten ve aynı kareye girmekten korkan bir anlayışın muhalifliğinden bahsedilemez. Kemal Kılıçdaroğlu, Alevi ve Kürt kimliğinden ne kadar kaçarsa kaçsın Kürtlük onun peşinden kuyruk gibi sürüklenecektir.
Mevcut duruşuyla Erdoğan’dan pek de farkı yoktur. Diğer düzen partileri de etkili ve yaratıcı bir muhalefet yürütmekten uzaktırlar. Bu vizyonsuzluk iktidarın elini güçlendirmekte ve faşizmi kurumsallaştırmaktadır.
Faşist rejimlerde uygulanan denenmiş yöntemler birer birer Türkiye’de de devreye sokulmaktadır. Yakında kol bandı veya yakaya işlenmiş armalar ile iktidar yanlısı ve karşıtı olarak toplum ayrıştırılırsa şaşmamak gerekir. Sokakta yürüyen insanların önü kesilerek “Kürt’ müsün?” sorusuna evet cevabı verenlerin katledildiği bir linç ortamı oluşturulmuştur.
Irkçılık tavan yapmıştır. Türkiye, zulmün kol gezdiği bir ülkeye ve toplumun hapsedildiği zindana dönüştürülmüştür. Bu zindanlarda zulme başkaldıranlar da var. Açlık grevi eylemleri bu zulme başkaldırının adresi olmuştur.
Eylem alanı daha da genişlemelidir
Toplumun başına karabasan gibi çöken faşist karanlığın içinde meşale yükseltenler, zindanlardaki özgürlük savaşçılarıdır. İnsanlık onurunun amansız savunucuları, çıplak bedenleriyle faşizme karşı saf tutmuşlardır.
Dışarısının etkisiz hale getirilerek teslim alındığı bu sürecin eylemsel öncülüğünü zindanlar üstlenmiştir. Zindanlarda tutsak edilen bedenlerin fikirleri ve iradeleri asla tutsak edilemez. Zindanlardan yükselen içsel çığlıklar direnişe davettir. Bu davet herkese bir çağrıdır. Bunun doğru anlaşılması ve anlamlandırılması gerekmektedir.
Leyla Güven’in yaktığı meşale zindan duvarlarını aşmıştır. Bu eylem sadece dışardaki destek açlık grevleri ile sınırlı bırakılmamalıdır. Eylem alanları daha fazla genişlemeli ve helezonlar şekline dönüşerek yaygınlaşmalıdır. Süreklileşen bir eylemlilikle dayanışma içinde olunmalıdır.
Unutmamak gerekir ki toplumsal muhalefetin karşısında hiç bir iktidar dayanamaz. Seçimler arifesinde yapılacak eylemsel çıkışlar AKP iktidarı açısından sonun başlangıcı olabilir. Bu seçimlerin zorlu geçeceği şimdiden görülmektedir. Erdoğan diktatörlüğü seçimleri kazanmak için her türlü yola başvuracağı bilinmelidir. İç kargaşalardan beslenecektir.
Suni gündemler yaratacaktır. Seçime çok sayıda malzeme üretecektir. Gerektiğinde Rojava’yı bile işgal edecektir. Bütün bunlar açlık grevlerinin, kitlesel eylemlerin yaratacağı etkiyi kırmaya yetmeyecektir.
Süresiz ve dönüşümsüz açlık grevi eylemleri üzücü sonuçlara evrilmeden, sonuç alıcı eylemler geliştirilerek desteklenmelidir.
Bilinmelidir ki; gelinen aşama, var olmak ile yok olmak aşamasıdır. Bunun orta yeri kalmamıştır. Halk olarak direnişimizi yükseltmeliyiz ve başarmalıyız.