Müzakerecinin ne öfkelenmeye, ne de öfkesini muhatabından çıkarmaya hakkı yoktur. Onun görevi müzakere masasında "diplomasinin" diliyle muhatabını ikna etmeye çalışmaktır.
Hiç kuşkusuz müzakerecinin muhatabını ikna edebilmesi, masada olmayan "mücadelecinin" gücüne bağlıdır.
Eh, "mücadeleci" de mücadele ettiği için, onun dili de, çok farklıdır. Evet, savaşın diliyle barışın dili aynı olmaz.
İyi de, ya ortada "ne savaş, ne barış" durumu varsa?.. Savaş hali bir mütareke ile geçici olarak askıya alınmışsa? Yani "ne barış, ne savaş, ateşkes" hali sürüyorsa?
İşte o zaman "süreç" çok dilli olur.
Masa'da "iki düşman barışmaya" çalışmakta. Ova'da "devlet ile halk" kavga etmekte, seçim meydanında "taraflar seçim kazanmak" için yarışmakta ve nihayet, "biri Kışla'da, öteki dağda" olan "savaş halindeki" iki güç, "savaş ihtimaline" karşı "birbirini kollamakta, savaş hazırlıklarını mükemmelleştirmekte"... Siz böyle bir somut durumda, "tek dilli" bir konuşmanın mümkün olduğunu söyleyebilir misiniz?
Bu "çok dillilik", her olay karşısındaki "tepkilerimizde" istisnasız bir şekilde karşımıza çıkacaktır. Herkes "hangi dil bölgesinde" olduğunu iyi bir şekilde belirlemişse, tedirgin olacak hiçbir şey kalmaz. Herkes kendi alanının diliyle konuşur... Ve bu böyle olunca ortaya "çok sesli" bir Kürdistan özgürlük siyaseti "orkestrnası" çıkar ki, dinlemesi de insanın içini açar. Ama "askeri dille" konuşması gereken, "diplomatlığa", "müzakere dili" konuşan "komutanlığa", "serhildan dilini" konuşan "Meclis komisyon üyeliğine", "parlamenter propaganda dili" konuşan "konsolos muavinliğine" kalkışırsa, bilin ki, böyle bir orkestraya karşı, "Kürdistan halkı böyle zulüm görmedi" tepkileri tavan yapar.
Bakınız, fonksiyonlar ne kadar açık ve ahenkli...
Ve bir de bütün "çok dilli" orkestrayı "dinleyip", "yorum" yapmaya çalışan gazeteciyi düşünün. İş sanılandan zor.
Böyle olsa da, burada, bir de "gazeteci diliyle" konuşmayı deneyelim. Konumuz Cizre.
Hükümetin bir süredir "HDP'den ve PKK'den başka muhataplar da var" sözlerini bir kenara kaydetmiştik. Bu laflar, 6-8 Ekim serhildanının "derin analizinden" sonra ortaya atılmıştı. Hür Dava Partisi"nin "yeniden" kontralaştırılma "potansiyeli" o iki, üç gün içinde sınanmış, kafalardaki meşhur "ampül" yanıp sönmüştü... Çatışmaların akabinde binlerce HDP yanlısı tutuklanmış, tek bir Hür Davacı tutuklanmamıştı. Yerinde "tetkik" amacıyla Başbakan Yardımcısı Arınç bölgeye gelmiş ve Hür Dava'cılarla görüşmüştü. Derken geçtiğimiz gün Cizre'de silahlar konuşmuştu. Konuşunca aynı Arınç "derin PKK'den" bahsetmiş ama Hür Davacılardan davacı olmamıştı...
Şu artık anlaşılmıştı: Devlet, Kürdistan'da "AKP ile HDP" yarışması yerine, Kürdün Kürtle "yarışmasını" gündemine almıştı. Bu Cizre benzeri "provokrasyonlarla" kızıştırılan bir "düşmanlaştırma" aşamasından geçirildikten sonra, "seçim eşiğinde" Kürdistan oylarının "bölünmesi" için AKP-HDP "kutuplaşması" yerine, HDP ile Hür Davacı kutuplaşmasıyla tırmandırılacaktı. İşin bu kısmını Orhan Miroğlu, açıkça dile getirmişti, dünkü Medya Diyalog'da arkadaşlar ondan alıntı yapmışlardı. Sonraki aşama ise "iç savaş" olacaktı. Bunu da Mehmet Metiner yazmıştı.
İç savaştan sonra da, AKP "Kürdistan'da devlet kalmamış" diye kavgayı kızıştıran CHP'lilere ve Cemaatçilere yanıt verecek, "Kürt kardeş kavgasına son vermek ve Kürdü Kürtle barıştırmak" için "her iki tarafa" gerekli operasyonu yapacak, böylece tıpkı Kobanê'de "PYD ile DAİŞ aynıdır, ikisi de teröristtir" dediği gibi, "Kuzey'de PKK de, Hüda-Par da teröristtir" diyecekti.
O halde bu oyuna gelinmemelidir.
Evet... Buyurun bir de böyle "medya dili" ile konuşmak da var...