Paris Katliamı‘nın 3. yılı -2

Fransa’da devam eden Paris Katliamı mahkemesinde Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in ailelerinin avukatlarından Virginie Düsen’le katliamın detaylarını ve dava dosyasında gelinen aşamayı konuştuk.

Düsen, dosyanın gizliliğine dikkat çekerek söylediklerine kaynaklık edenin şimdiye kadar basında yayınlanmış belge/bilgiler olduğunu belirtti. Fransız avukat ayrıca, uluslararası hukukun en önemli ilkelerinden biri olan masumiyet karinesine dikkat çekerek, cinayet zanlısının yargı süreci tamamlanana dek suçsuz sayılması gerektiğini, söylediklerinin de bu eksende değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

Fransa’daki soruşturma dosyasının artık tıkandığını ve olağanüstü gelişmeler yaşanmazsa soruşturmadan bir şey beklememek gerektiğini belirten Düsen, “Cinayet zanlısının kimliği, açık bir şekilde, olayın köklerini Türkiye’de aramak gerektiğini tereddütsüz ortaya koymaktadır” dedi.

Üç Kürt kadını katledildikten hemen sonra neler yaşandı? Gelişen süreci bir kez daha hatırlatabilir misiniz?

İlk olarak Paris Cumhuriyet Savcısı François Mollins tarafından organize edilen basın toplantısıyla başlamak istiyorum. Mollins, “Bu cinayet, terör örgütüyle bağlantılı bir cinayettir” demişti. Bu açıklamadan hemen önce ise cinayetlerin gerçekleştiği binada ve saatte Ömer Güney’in varlığını doğrulayan kanıtların mevcut olduğunu aktarmıştı. Fransız yargısı, Sakine Cansız Fransa’ya geldiğinde tercümanlık konusunda yardımcı olan Ömer Güney’i sorguya aldı. Fransız ve Türk medyası ise Güney’i PKK üyesi olarak haberleştirmeye başladı.
AKP’nin Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, ekranlara çıkıp cinayetin Fransa, Avrupa ve Amerika’da yasaklı PKK’nin iç hesaplaşması olduğunu söyledi. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, 21 Ocak 2013’te, “Türkiye, Fransız yetkililerle temas halinde. Soruşturma, iç hesaplaşma yolunda ilerliyor” dedi.
Ömer Güney de tüm suçlamaları bugüne kadar reddediyor ve kendisini bir Kürt militanı olarak tanıtıyor, olayın komplo olduğunu söylüyor.
Şimdi, süreci kısaca özetlemek gerekirse...
2013 yılı başı, doğrusu karmaşık bir süreçti. Bu konuda birçok hipotez sunuldu. PKK’nin iç hesaplaşması olduğunu söyleyenler oldu. “Bozkurtlar” isimli bir grubun barış görüşmelerini sabote etmek için suikastler planladığı iddiasında bulunanlar vardı. Farklı kişilerin de hedef olduğu konuşuluyordu. Fakat bence sürece, bunlardan ziyade güçler arası denge ve mücadeleyi analiz ederek bakmak gerekiyor.
Birincisi, Ocak 2013 Kürt mücadelesi için önemli bir tarihtir. 2012 yılı sonunda Türk ve Kürt yetkililer arasında barış görüşmelerinin başladığı ilan edildi. Bu cinayetlerse, BDP milletvekilleri ile Sayın Abdullah Öcalan’ın İmralı Hapishanesi’nde barış görüşmelerini pratiğe geçirmek için yaptığı görüşmeden altı gün sonra gerçekleşti. Aynı dönemde Fethullah Gülen Cemaati ile AKP hükümetinin güç çatışması konuşuluyordu. Bu tartışmalar esnasında Kürt sorunu konusundaki fikir ayrılıkları da net bir şekilde ortaya çıkmıştı. Bir grup diyordu ki, “20-30 PKK kadrosu saf dışı bırakılırsa bu, PKK’nin dağılması demek olur.”
Hatta Fethullah Gülen Cemaati, çoğu zaman Sri Lanka örneği veriyor, Tamillere yapılan soykırımı model olarak gösteriyordu.
2008 yılındaki gizli Oslo Görüşmeleri sırasında da PKK ile bazı aracıların görüşme yerleri bombalanmıştı. Aynı sürecin devamında, 2011 yılı sonunda Roboskî Katliamı gerçekleşti. Bu sürece paralel olarak bazı PKK kadroları da Avrupa’da hedef olduklarını, Türk gizli servisine bağlı bazı katillerin Almanya ve Belçika’daki komplo girişimlerinin boşa çıkarıldığını belirttiler. KCK’nin elde ettiği bir bilgiye göre, İran da Öcalan ile Türk devleti arasındaki görüşmeleri sabote etmek amacıyla Oslo Görüşmeleri’nde yer alan isimlerden biri olan Zübeyir Aydar’a dönük bir komplo planlıyordu.
Aynı periyotta, 2012 yılında, Interpol tarafından aranan, yirmisi Avrupa’da yaşayan 50 Kürt için dönemin İçişleri Bakanı açıklama yapıyor, yakalanmasına yardımcı olanlara 4 milyon Lira ödeneceği taahhütünde bulunuyordu.
Denilebilir ki, Türk/Kürt sürecini, aynı zamanda AKP/Gülen/Gizli Servis üçgenini anlatmak da süreci kavramak açısından yetersizdir. Bununla birlikte, Avrupa’da süregelen atmosferi de göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Mesela Fransa’nın süregelen Kürt politikasını konuşmak gerekiyor, değil mi?

Evet. Aslında Fransa’nın Kürtlere karşı açık bir politikası yoktur. Bir tarafta Fransa’ya siyasi sığınmacı olarak gelen kişilere oturum verilirken, diğer taraftan da bu kişilere, 8-9 yıldır sistematik olarak “terör örgütüyle ilişkilenmek” ve “terörü finanse etmek” gibi suçlamalarla davalar açılıyor. Fransa’da Kürtlere yönelik yıllardır devam eden atmosfer, buluşma yerlerinin, derneklerinin hedef alınması, genel bir kriminalizasyon duygusu yaratmıştır. Kürt dernekleri ve yöneticileri hedef haline geliyor, tutuklamalar ve farklı cezalar veriliyor.
2012 yılının Eylül ayı sonunda Türk Başbakanı Erdoğan Fransa’yı ziyaret etmiş ve şöyle demişti: “PKK terörizmine karşı Fransa, Türkiye’ye yardım etmemiştir. Açıkça söylüyorum: Fransa bizim bu sorunu çözmemizi istemiyor. Bize yardım etmiyor.” O dönemin Kürt dosyalarıyla ilginenen anti-terör hakimi ise cevap vermişti: “2006’dan bu yana PKK militanlarını en çok yakalayan, yargılayan, cezaevine atan ülke Fransa’dır.”
En son, 31 Aralık 2014 tarihinde Fransa Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada da Tükiye’yle ilişkilerle ilgili madde madde şunlar belirtiliyordu:
* Fransa, Türkiye’yi çok önemli ortak olarak görmekte ve çok güçlü ve düzenli ilişkiler sürdürmek istemektedir.
* Son yıllarda Fransa-Türkiye ilişkilerinde, Türkiye’nin AB’ye üye olması ve Ermeni Soykırımı konularında bazı fikir ayrılıkları yaşandı.
* Ekonomik ilişkilerin yeniden başlaması ve güçlendirilmesi gerekiyor.
* Terörizme Karşı İşbirliği Anlaşması: Fransa, PKK’ye karşı kendi toprakları üzerinde birçok polisiye ve hukuki operasyon düzenlemiştir.
* Üst düzey görüşmeler düzenli olarak sürdürülmektedir.
Ankara ile Paris arasında Güvenlik Anlaşması da, 7 Ekim 2011 tarihinde Ankara’da imzalanmıştı. Bu anlaşma o tarihte Claude Gueant tarafından imzalandı ve Ayrault Hükümeti tarafından hiçbir değişiklik yapılmadan 1 Ağustos 2012’de yasa tasarısı olarak ele alındı.
Denilebilir ki, tüm bu sistematik baskı ve ortaklık neticesinde Paris’teki cinayetler gerçekleşti.

Peki, Paris Katliamı’na dönelim. Paris Katliamı sonrasındaki hukuki süreç nasıl işledi? Dosyanın durumu ne oldu?

Dosya için olağanüstü gelişmeler, AKP Hükümeti ile Fetullah Gülen Cemaati arasında başlayan savaşa tekabül ediyor. Bu savaşta, Türk Gizli Servisi ve Erdoğan’a yakın olan Hakan Fidan hedef alındı. Yayınlanan ses kayıtlarının da aslında Türk Gizli Servisi’nin içinden birileri tarafından servis edildiği güçlü ihtimaldir.
10 dakikalık ses kaydı, bu cinayetle Türk Gizli Servisi’nin ilişkisini ortaya koyuyor. Biliyorsunuz, kayıtlardan birkaç gün sonra da MİT’in antetli kağıdında dört MİT sorumlusunun imzasını taşıyan iç yazışma yayınlandı. Bu belgede de cinayetlere ilişkin talimat veriliyordu.
Dönemin Türk Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ile Milli İstihbarat Teşkilatı, suçlamaları reddetti. Fakat cinayet zanlısının MİT’le ilişkileriyle ilgili güçlü şüpheler, soruşturmanın yönünü Türk Gizli Servisi’ne çevirmiştir. Bu cinayetin PKK’nin iç hesaplaşması olduğu ihtimali, tamamen safdışı kalmış durumdadır. Fakat maalesef soruşturma, MİT’in Ankara kapısında durmaktadır. Fransa soruşturma hakiminin birçok talebine rağmen Türk yargısı, elindeki bilgileri paylaşmamaktadır.
Erdoğan ise en son 30 Mart 2014 Yerel Seçimleri sürecinde 9 Mart’ta Urfa’da yaptığı konuşmada cinayetlerle MİT’in bağlantısı olmadığını söyleyip Cemaat’i işaret etti: “...ve daha sonra Paris cinayetini gerçekleştirdiler, barış görüşmelerini sabote etmeye çalıştılar. Kim yaptı bunu? Pennsylvania’daki bir şahıs, onun hizmetçileri, taraftarları. Tabii ki bu adamlar adalet ağına da sızmışlar. Maalesef polis içinde ve devletin birçok mekanizmasında yer almaktalar.”
Basına yansıyan tüm verilere bakıldığında Türk Gizli Servisi konusunda birçok soru uyanıyor. Örneğin Almanya boyutunu keşfetmek ve sorular sormak gerekiyor. Zanlının 2003-2011 yılları arasında Almanya’da kaldığını unutmamak gerekiyor. Bu cinayetten kısa bir süre sonra AKP’li ve aynı zamanda dönemin Cumhurbaşkanı’nın sağ kolu Mehmet Ali Şahin, “Önümüzdeki günlerde Almanya’da da benzer olaylarla karşı karşıya kalabiliriz” demişti. Aynı dönemde Alman Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü de, “Bizim servisler Paris olayının sonraki sürecini çok yakından takip etmektedir” diyordu.
Geçtiğimiz günlerde üç Türk ajanı, Almanya’da yakalandı. Yakalananlardan ikisi, Almanya’daki Türkler ve muhalif çevrelerle ilgili bilgi toplama görevini üstlendiklerini ifade ediyordu.

Kürtler, katliamdan bu yana ısrarla adalet talebini yineliyor, birçok ülkenin Fransa Konsoloslukları önünde buna yönelik çağrılar yapıyor. Dosya ne zaman sonuca ulaşacak? Katliamın aydınlatılması yönünde bir sonuç çıkmayacak mı?

Doğrusunu söylemek gerekirse, Fransa’daki adli soruşturma, artık yerinde saymaktadır. Limitine ulaşmıştır. Olağanüstü bir gelişme olmazsa, zanlı farklı açıklamlar yapmazsa, yeni kanıtlar ortaya çıkmazsa -ki bazıları kendi çıkarları çerçevesinde yayınlayabilir- bu dosyadan fazla bir şey beklemek doğru olmayacak diye düşünüyorum. Cinayet zanlısının kimliği, açık bir şekilde, olayın köklerini Türkiye’de aramak gerektiğini tereddütsüz ortaya koymaktadır. Yine de Avrupa boyutunu ve Avrupa’daki kurum ve kuruluşların olaydaki sorumluluklarını da elbette unutmamak gerekir.
Paris cinayetlerinde soruşturma, bazı kanalları işaret etmiştir. Cinayetin talimatını vermiş olabilecek bazı güçleri işaret etmiştir. Şimdi daha ileri gidilmeli, bu araştırma derinleştirilmeli, burada kalmamalıdır.

Soruşturmanın bu aşamada tıkanmasında Fransa’nın veya Fransız-Türk ilişkilerinin de payı yok mu?

Öncelikle, Fransa’nın artık “siyasi cinayetlerin karanlıkta kaldığı ülke” imajını yıkması gerekiyor. Özellikle mağdurların, sığınmacıların sığındıkları ülkede çok somut bir şekilde korunmaları gerekiyor. Oysa Fransa’nın bu konudaki olumsuz listesi maalesef uzun. 1965’te Ben Barka cinayeti, 78-85’te Bask militanlarının katledilmesi, Filistinlilerin infazı, 88’de Dulcie September’in katledilmesi gibi birçok olay var. Geçmişten bugüne eğer bir müttefik ülke bir şekilde cinayetlerle ilişkiliyse, hiçbir zaman hiçbir soruşturma sonuca ulaşmamış, cinayetlerin arkaplanındaki güçlere erişilememiştir. Yalnızca müttefik olmayan ülkelerin rejimleri tarafından talimatı verilen cinayetlerin soruşturmasında sonuca varılabilmiştir.


Acaba Yeşiller milletvekillerinin sayın Başbakan Manuel Valls’a iletmiş olduğu soruya rağmen Başbakan ve Cumhurbaşkanı François Hollande’ın katledilenlerin aileleriyle halen görüşmemiş olması da bu müttefiklik ilişkisinden mi kanaklanıyor?
2015’te Türkiye, G20 Zirvesi’ne başkanlık edecek. Fransa ise 2015’in Aralık ayında Paris’te, CLIMA Konferansı‘na başkanlık edecek. Ortak görevler nedeniyle Fransa ve Türkiye, çıkarlarını korumak için adalet talebini kurban ediyorlar.
Benim bir hukukçu olarak en büyük beklentim, suçun cezasız kalmaması, suçluların ve talimat verenlerin yargı önüne çıkarılıp cezalandırılmasıdır. Fransa gibi insan haklarına saygılı bir ülkede Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in Paris’in orta yerinde, güpegündüz katledilmeleri, utanç vericidir.

Hrant Dink cinayetiyle ‘görev emri’ benzerliği

MİT’in antetli kağıdına yazılmış, dört MİT mensubunun imzası bulunan “Görev Emri” başlıklı bir gizli belge de basına servis edilmişti...

İran’ın başkenti Tahran IP’sinden açılmış mail adresi üzerinden Almanya’dan gönderilmiş mailde, gözaltında şahsın Türk gizli servis elemanı olduğu ve Türkiye’ye ziyaretleri sırasında katliam emri aldığı belirtiliyor. Bu mail, “Görev Emri” başlıklı belgeyle örtüşüyor. Dolayısıyla, belgenin doğruluğuna ilişkin güçlü kanıtlar bulunuyor.
Burada ben, Türkiye’deki Hrant Dink cinayetiyle Paris cinayetlerinin benzerliğine dikkat çekmek istiyorum.
Hrant Dink’in öldürülmesi ardından da bütün devlet mekanizmaları işaret edilmişti. Gizli servis, güvenlik birimleri, jandarma, derin devlet, hatta Ergenekon örgütü işaret edildi. Hrant Dink, İstanbul Valiliği Kabine Şefi tarafından 22 Şubat 2004’te yazdığı yazıda Atatürk’ün evlatlık kızı Sabiha Gökçen’in aslında bir Ermeni yetimi olduğunu açıklaması sonrasında çağrılmış, bu görüşmede iki MİT mensubu da hazır bulunmuştu. Hrant Dink, açık bir dille tehdit edilmişti. Dink dosyasında da ortaya çıkacaktı ki, cinayetten birçok devlet kurumunun haberi vardı. Ayrıca Dink’in de Türk Gizli Servisi’nin gözetimi altında olduğu açığa çıkacaktı.
14 Mart 2014 tarihinde Ramazan Dündar adlı şifreli mesajları çözme görevindeki MİT elemanı, Dink Vakfı‘na bir mail gönderiyor. Elinde Dink cinayetine dair çok önemli bir belge olduğunu ve belgeyi Halep’teki Fransa Konsolosluğu’na teslim edeceğini ifade ediyor. Dink ailesinin avukatı Fethiye Çetin, belgenin kopyasını talep ediyor; ancak Fransız gizli servisleri izin verirse verilebileceğini söylüyor. Çünkü bu kişi, Fransa’dan koruma talep edecekmiş. Daha sonra ortaya çıkacaktı ki, bu şifreli, sembol dille yazılan ve üzerinde gizlilik ibaresi bulunan belgelerden birinde, Hrant Dink’in infaz emri yer alıyor.

Bu veri, Türk istihbaratının çalışma biçimi hakkında bize bilgi veriyor. Paris cinayetlerine de bu veri ışığında bakmak mümkündür.



SELMA AKKAYA/PARİS