Adalet yürüyüşünde epey yol alındı. CHP’nin mihmandarlığında olağan sayılabilecek önemli eksiklikleri olsa da, hükümetin şiddet ve baskı politikalarının yarattığı korku ikliminde iyiden iyiye yerleşen sessizliği kıran bir enerji bir itiraz olması bakımından, dikkate değer bir yolculuk bu. Herkes için en temel talep haline gelmiş olan adalet talebini merkezine alması nedeniyle de katılım giderek artıyor.
HDK ve HDP dahil neredeyse muhalif her kesimin desteğini almış olsa da bu yürüyüşün önemli eksiklikleri var ve en büyük ve can yakan eksiği Kürtler; Hem katılım açısından, ama en çok da adalet talebinin Kürtleri kapsamaması nedeniyle.
Kürtlerin eksikliği öyle bilinmeden olan bir durum değil, bilinçli bir tercih. Nitekim yürüyüş süresince yapılan pek çok açıklama, şenlik, mini konserlerde yapılan konuşmalarda ağız birliği edilmişliği gösteren bir sansür bir perdeleme söz konusu Kürtlere dair. Bu ülkede adalet talebi, hak hukuk talebi özellikle OHAL içinde artık herkesin ihtiyacı, ancak her daim önce ve en çok Kürtler adalet yoksunluğu yaşıyor olmalarına rağmen “adalet yürüyüşü” ağzına Kürtleri kondurmuyor.
Oysa Enis Berberoğlu’nun tutuklanması ve hakkında verilen ceza ne kadar siyasi ve adaletsiz ise Yüksekdağ, Demirtaş, HDP’li vekiller ve seçilmiş belediye başkanları hakkındaki tutuklama ve verilen cezalar da o kadar siyasi ve o kadar adaletten yoksun.
Üstelik HDP’lilerin karşılaştıkları adaletsizliğin mimarlarından biri CHP ve doğrudan sorumluluğu var. Ama bırakın yaptığını telafi etmeye çalışmayı, Kürtler yokmuş gibi davranmaya devam ediyor.
Bu durumun, CHP’yi PKK ve Fetö ile yan yana gösterme çabalarına karşılık bir önlem olarak açıklanması ise fazla iyi niyet bence. Çünkü ortada; CHP’nin varlık kodlarında devlet partisi olması gibi, sisteme ve devletin bekasına bağlılığı gibi belirleyici etkenler var ve tabanına rağmen değişim bu kodlarla imkansız.
Buna rağmen, herkes için gerçek adaleti CHP’nin de sağlayamayacağını bile bile, bu yürüyüşe destek olmak doğru mu yanlış mı? Yürüyüş başladığında en çok sorulan soru buydu. Oysa günler ilerledikçe bu sorular yerini yürüyüşe katılma kararına bıraktı ve belli ki giderek bu destek artacak.
İtirazlara rağmen verilen bu destek kararlarında; toplumun içine hapsedildiği korku çemberini kıracak yol, yöntem, araç yoksunluğunun etkisi malum. Denilebilir ki; pek çok siyasi dinamik bu yürüyüşü bir olanağa çevirme, bir anlamda yürürken eksikliklerini tamamlama gayretinde.
Bu gayret işe yarar mı, emin değilim. En azından şu ana kadar izleyebildiğim kadarı ile yürüyüşte CHP’nin sınırlarını aşan belirgin ve kalıcı bir görünüm yaratılabilmiş değil.
Yine de HDP’nin, Edirne’ye gidilir mi ve benzeri tartışmaları da öteleyerek, önceki Eşbaşkan Figen Yüksekdağ’ın da tutulduğu Kandıra Cezaevi sapağından katılım kararı alması anlamlı sonuçlara yol açma ihtimaline sahip. Bu önem; yürüyüşe dahil olmasında değil, Kandıra sapağından sonra yürüyüşün görünümünü, söylemini değiştirebilme, yürüyüşün adalet talebi olan herkesi kapsar hale getirilebilmesine vesile olabilmesi ihtimalinde ve zamanını bekleyecek.
Ancak böylesi bir etki sembolik katılımlarla mümkün değil. Bu yüzden de ilki Kandıra sapağı ve ikincisi İstanbul girişinden son ana kadar olmak üzere iki noktada sağlanacak katılımın belirleyici bir etkisi olacağını şimdiden söylemek mümkün.
Bu yürüyüş CHP tarafından başlatılmış olsa da, yolculuk süresince eylemi kesen bir sorun yaratmamak adına itirazlar yutulmuş olsa da yürüyüşe son noktayı katılanlar koyabilir. Milyonların karşıladığı, HDP’nin en az 5 yüz -6 yüz bin taraftarı ile katıldığı ihtimalde bu yürüyüş, başlangıçtaki eksikliklerini bertaraf edebilme, CHP’yi de aşarak doğru mesajlarla adalete yol aralama ihtimalini içinde barındırıyor.