Dünyanın Sonundayız, diktatörlüğe karşı duran Joan’ın (Jeanne d’Arc) hikâyesini, yine ismini Orta Çağ’da kadın düşmanlarıyla mücadele eden Christine de Pisan’dan alan Christine Pizan’ın vücuduna işlenmiş greftler aracılığıyla anlatıyor.
Jeanne d’Arc’a iade-i itibar olarak okunabilecek metnin ilk bölümü şöyle bitiyor: “Onun hikâyesini geri istiyorum; sapkınlık diye değiştirilerek anlatılan hikâyesini. Eko-terörist. Dünyanın canını yakan, ölüm saçan kız. Hikâyeyi anlatmak için bedenimi kullanmak istiyorum.”
ZABEL MİRKAN / İSTANBUL
“Benim küçük edebi meydan okuyuşuma efsanevi bir katkı yapan ne oldu? Edebi temsile destansı bir ağırlık katan bu şey, tendi. Aracın kendisi insan bedeniydi. Kutsal parşömenler değil. Askeri ideolojiler veya tartışmalı entelektüel teoriler değil. Sadece elimizde kalan tek şeydi ve böylece temsil edilen ile yaşayan arasındaki mesafe ortadan kalktı. Başta kelime vardı ve o kelime bizim bedenlerimiz oldu.”
Yıl 2049, dünyanın sonundayız. Radyoaktif kirlilikten, dünyadaki şiddetten, ırkçılıktan ve savaşlardan CIEL adlı bir koloniye sığınan bir grup insan var ve bittabi seçkin insanlar bunlar. Tüm bu olumsuz gelişmelerden ötürü insanların bu kolonide maruz kaldığı belirli tıbbi değişimler var. Örneğin hepsi “mermer gibi beyaz”. Dünyada ırkçılık yüzünden çatışmalar, savaşlar dinmezken burada şimdi hepsi bembeyaz. Süreç ise şöyle işliyor: İnsanların önce tüyleri dökülüyor, ardından pigmentasyon kaybı başlıyor ve nihayetinde genital organlarını yitirmeleriyle artık yeni bir görüntüye sahip oluyorlar. Hikâyelerini nasıl mı anlatacaklar? Çoğu anlatamıyor. Çünkü başlarında Jean de Men adlı bir diktatör var. Anlatmak isteyenler bunu ancak ve ancak vücutlarına işleyerek dile getirmek zorundalar.
Dünyanın Sonundayız, diktatörlüğe karşı duran Joan’ın (Jeanne d’Arc) hikâyesini, yine ismini Orta Çağ’da kadın düşmanlarıyla mücadele eden Christine de Pisan’dan alan Christine Pizan’ın vücuduna işlenmiş greftler aracılığıyla anlatıyor. Jeanne d’Arc’a iade-i itibar olarak okunabilecek metnin ilk bölümü şöyle bitiyor: “Onun hikâyesini geri istiyorum. Ondan alınan ve sapkınlık diye değiştirilerek anlatılan hikâyesini. Eko-terörist. Dünyanın canını yakan, ölüm saçan kız. Hikâyeyi anlatmak için bedenimi kullanmak istiyorum.”
Tarihteki Jeanne d’Arc
Kitaba ilham olan ve hepimizin okunuşuyla bildiğimiz Jeanne d’Arc (Jan Dark) 1412 yılında Domremy’de bir köyde doğdu. Aslında tam manasıyla bir savaşın ateşine doğdu, zira o yıllar, Fransa ve İngiltere arasında cereyan eden Yüzyıl Savaşları’nın en kanlı dönemleriydi. İngilizler dört koldan saldırıyor, Fransızlar ise sonuna kadar topraklarını savunmaya çalışıyorlardı. Jeanne d’Arc, ailesine çeşitli rüyalar gördüğünü söylemeye başladı. Bu rüyalara göre biri ona savaşı kazanabileceklerini fısıldıyordu. Rüyaları vasıtasıyla söylentiler kulaktan kulağa yayılmıştı ve Jeanne d’Arc’ın “seçilmiş kişi” olduğuna neredeyse herkes ikna hâle gelmişti. 16 yaşına geldiğinde evden kaçarak Fransa Kralı VII. Charles’ın huzuruna kadar gitti. Din insanları birkaç sorgudan sonra Jeanne d’Arc’ın gerçek bir “kutsal kurtarıcı” olduklarına inanmıştı. Emrine birkaç asker verilerek savaşa katılmasına müsaade edildi. Gerçekten de 1429 yılında İngiliz işgalindeki Orleans’ı geri almaya muvaffak oldu. O dönemde bir kadının, hele ki savaşta, başarılı olmasına neredeyse imkânsız gözüyle bakılıyordu; ama Jeanne d’Arc başarmış ve iyi bir savaşçı olmuştu. Fakat bu durum uzun sürmedi. 23 Mayıs 1431’de İngilizler tarafından yakalandı. Kısa süreli tutsaklığın ardından yargılanmak için engizisyon mahkemesi karşısına çıkarıldı. Dinsizlikle suçlanıyordu… Mahkemede ona yöneltilen suçlamalar şöyleydi: Savaşmak için yalan söyleyen, erkek kıyafetleri giyen ve gaipten sesler duyan bir kâfir. Yargılama sonucunda ölüm cezasına çarptırıldı ve diri diri yakıldı.
‘Savaşçının ömrü tek bir yaşamdan uzundur’
Tüm bu tarihsel kurgudan ilham alan ABD’li yazar Lidia Yuknavitch’i henüz çocukluğunda etkilemiş Jeanne d’Arc’ın hikâyesi ve karakterine bu ismi vermeye karar vermiş. Karakterin gerçek Jeanne d’Arc ile uyumu incelikle işlenmiş romanda. Yuknavitch için tarihsel figürleri yapı bozuma uğratarak kendisine yeni hikâyeler yarattığını söylemek yersiz olmayacaktır. Çünkü romandaki diğer bir karakter de Christian Pisan isimli bir başka kadın. Pisan bir deri grefti uzmanı. Yani deri dokusunda cerrahi bir işlem yapabiliyor. Pisan’ın CIEL kolonisinde yapmak istediği son şey ise ustalığını kullanarak greftlerinin sonuncusundan bir başyapıt çıkarmak. Uzmanlığı sayesinde, kelimelerin yasaklı olduğu; diktatörlükle yönetilen bir yerde bir cinayet sahnesini yeniden canlandırıyor Pisan. Yok olan dünyaya hayat kazandırmak isyankârların en önemlisi olarak “tekrar” çıkıyor tarih sahnesine. Hırpalanıp tüketilen insanlar, bedenlerinin, hayatlarının hakkını savunmak için genç bir kadın savaşçının etrafında toplanıyor şimdi. Bu savaşçının kafasının içinde çınlayan “sessiz ten şarkıları”ysa unutmamanın, affetmemenin ve vazgeçmemenin hikâyesi...
Kitabı kapattıktan sonra Yuknavitch’in bu kuvvetli yazın tarzını kimden miras aldığını, kimden etkilendiğini öğrenmek için birkaç röportajına baktığımda ise hayranlık uyandırıcı bir şeye denk geldim. Ursula K. Le Guin, Yuknavitch’in arkadaşıymış ve zamanında kendisine şöyle bir öğüt vermiş: “Sesini gür tut. Yere sağlam bas. Savaşçının ömrü tek bir yaşamdan uzundur.”