Tarkovski sinemayı anlatırken "Sinema, insanlığa hiçbir şey öğretemez, çünkü insanlık, hiçbir şey öğrenemeyeceğini, son dört bin yılda yeteri kadar ispatlamıştır." der.
Türkiye adlı korku tünelinden geçerken bir parmağımız sürekli ağzımızda, üst damağımıza hamle için hazır bekliyor. Korkudan ödümüz patlamasın diye batıl bir inancı çekiştiriyoruz parmaklarımızla. İçimiz rahatlayacak ödümüz patlamazsa. Öd, nam-ı diğer safra kesesi. Korkunca patlıyor demek ki...
Türkiye işte, ödü patlatmaktan korkanların Alfred Hitchcock hali. Oysa bu ülkenin ruh hali birkaç Fellini eder. Oturup hakikatleri kurmaca bir senaryo ile değil, olduğu gibi, yalın yapılcak demlemek kafi.
Kürdistan'da yaşanan ve yaşatılanlar ise Bunuel filmi:
- Elinde pet şişesi, kalkık kaşları ile ayakta ölen Kemal Kurkut,
- Bir buzdolabı içinde Cemile Çağırga,
- 12 yaşa 13 kurşun fazlalığı ile Uğur Kaymaz,
- Eteklerinde kızının bağırsakları ile Ceylan Önkol'un annesi,
- 3 aylık Miray bebek ile 80'lerindeki dedesi ve yere düşen beyaz mendil,
- 7 gün sokak ortasında çürüyen Silopili Taybet ana ve etrafında gezinen aç kediler...
Ve Ankara'ya gömülmeyi vasiyet eden Hatun Tuğluk'un konulduğu mezardan çıkarılıp başka mezara nakledilmesi... Yerleşmiş bir toplumsal düzenin kılıcıydı bu saldırı. Geçmişten de bildiğimiz ölümcül yaralar açan bir kılıç...
Tüm bunlar bir sinema filmi için fazla uyarıcı, öd patlatıcı. Tarkovski pahalı yapımların gişe rekorları kırmasını, halkın gerçeklerden ne denli korktuğunun göstergesi olarak yorumluyor. O nedenle "sinema insanlığa hiçbir şey öğretemez" diyor. 4 bin yıl gibi gayet iyimser bir tarih de vermiş; homo sapiensin varlığı hayatın başlıca düşmanı... Türleri yok ederek, hakimiyet alanını genişleterek, keskin uçlu silahlardan biyolojik silahlara vardırılan süreç sapiensin evrimi olsa da, gelip takıldığı yer buğday olmuş. Buğday, sapiensin evcilleştiremediği tek bitki. Buğdayın evcilleştirdiği sapiensin kalıntıları olarak, gerçeklere gözümüzü, gönlümüzü, ömrümüzü kapamışız işte...
Mantık vidası gevşemiş bir tür olarak, tüm yukarıda saydığım fotoğraflara ısrarlı dikkat çekmenin anlamsızlığında diretiyorum. Vicdan bir kelimeden ibaret ve günlük hayatta tıpkı mantık gibi kimsenin işine yaramıyor. Buğday peşinde koşmaktan kısalan bacaklar, çöken omuzlar altında kaldı mantık.
Din ile devlet arasında zıplayıp duran cücenin esiriyiz artık. O cüce, uçurumun kenarında kırıta kırıta yürürken gözlerimizin içine bakıyor durmadan; bizim gözlerimiz ise hep yerde, kendi ekmeğimizin gam-ı kederinde...
Ahh ekmek...
Bu korku tünelinden bir çırpıda çıkamıyorsak, "ekmek gailesi"ne gömülmüş başların attığı madikler yüzündendir. Herkeslerin kaybetmekten korktuğu paraya bağlı ilişkileri, çıkarın derinleştirdiği matematiği vardır ama onurunu koruyamamanın utancı yoktur mesela.
William Blake "isteyip de harekete geçmeyen, hastalık yaratır" buyurmuş ya, hep isteyen, uman, dileyenlerin matlaştırdığı bir perdeye bakıyoruz sadece...
Hayat, utan bizden bence, utan ...
Ve kimin rüyasıysa ekrana akıttığın, kalk ışığı yak, kurtar bizi bu filmden!