Ali Bulaç ile Gençay Gürsoy, Mehmet Bekaroğlu ile Sırrı Süreyya Önder ve Nuray Mert ile Ahmet Faruk Ünsal yan yana ve öteki değerli “çağrıcılar”, yani “laik” olanlarla “olmayanlar”, “sosyalist” olanlarla “olmayanlar” bir “ortak” çağrı” yaptılar. Çağrı şu başlıkla yayınlandı:

“Bir üçüncü yol mümkündür”…
Evet mümkündür.
Ama nasıl?
“Çağrı”da öneri somut:
“İhtiyaç duyulan derhal ateşkes ve barış görüşmeleridir.”
Demek ki, “hem ahlaki, hem de gerçekçi” olunabilirmiş.
Çağrı’nın “ahlaki”liğini kanıtlamaya gerek yok. Savaşa karşı çıkışın kendisi en yüksek ahlaki tutumdur.
Daha şimdiden yüzbini aşkın insan kaybının yaşandığı, iki milyon insanın göç ettiği bir savaşta “ateş kes ve barış görüşmeleri” gerçekçi bir alternatif midir?
Bu önerinin biricik gerçekçi öneri olduğunu anlamak için, Suriye’de yaşanan trajediyi savaşla sona erdirme önerisinin durumuna bakmak sanırım yeterli olacaktır.
Savaş alternatifinin patronu ABD’dir. ABD’nin de patronu Obama. Obama kendi yaptığı “savaş” çağrısından ne kadar emin?
Ve bütün ABD kaynaklı savaşlarda, onun baş müttefiki Britanya’da Suriye’ye askeri saldırı önerisi Parlamento tarafından reddedildi.
Ateşli “müdahale yanlısı” Fransa’nın “sosyalistleri” de bocalamaya başladı.
Ve NATO Genel Sekreteri ittifakın Suriye’ye karşı harekete geçmeyeceğini açıkladı.
Almanya’nın, Hollanda’nın, İtalya’nın ise böyle bir macerada yer almayacakları çok önceden belli olmuştu.
Bütün bunlar neyi gösteriyor?
Bütün bunlar, kimyasal silahların kullanıldığı, kelle avcısı çetelerin cirit attığı Suriye’deki kanlı iç savaşa “askeri yoldan” çözüm bulmanın “gerçekçi” olmadığını kanıtlıyor.
Madem “savaş” gerçekçi olmayan bir alternatif, o halde “ateşkes ve barış görüşmeleri” yolu en azından “gerçekçi” olmadığı henüz kanıtlanmamış, biricik alternatif olarak önümüzde duruyor.
Böyle durduğu için elbette bu öneri kendiliğinden “gerçekçi” bir öneri haline gelmez. Onun gerçekçi olup olmadığı, bu öneriyi hayata geçirebilecek güçlerin var olup olmadığına bağlı. O halde soralım: Suriye’de “ateşkes ve barış görüşmeleri” önerisini hayata geçirecek güç var mı?
Var…
Türkiye hükümeti, Suriye sorununda izlediği akıl almaz politikayla kendisini “savaş alternatifine” boylu boyunca angaje etmiş bulunuyor. O nedenle Türkiye artık bu “gerçekçi” olmayan alternatifin en ateşli savunucusu olarak Suriye sorununda pozitif bir faktör olma imkanını kaybetmiştir.
Ama Türkiye, Suriye’de “Kürt faktörünün” “ateşkes ve barış görüşmeleri”nden yana belirleyici rol oynamasını sağlayacak bir imkana sahiptir. Öcalan’ın devreye girmesini sağlamak…
Bu sağlandığı zaman Öcalan, tüm parçalardaki Kürt siyasi hareketlerinin “üstünde” bir lider olarak, elbette bütün parçalardaki Kürt liderlerle birlikte, yani Kuzeyde KCK’nin, Doğu’da PJAK’ın, Güney’de PÇDK ile YNK ve KDP’nin, Batıda PYD’nin ve diğerlerinin liderleriyle birlikte İran’la, Irak’la, Suriye ile tıpkı Türkiye ile olduğu gibi “müzakere süreçlerini” başlatabilir. Bir NATO ülkesi olan Türkiye ile “uzlaşma yolunu açabilen” Öcalan’ın, dayandığı tüm parçalardaki muazzam Kürt potansiyeline dayanarak bu devletlerle de “uzlaşma yolunu” açacağını düşünmek abartı olmaz.   
Bu uzlaşma “ya Kürtlerin de katıldığı bölgesel savaşta hep birlikte mahvolmak ya da Kürtlerle birlikte Suriye’deki iç savaşa son vererek, bölge savaşı tehlikesini aşmak” temelinde gerçekleşebilir. Ve eğer üç Alevi rejimle (İran, Irak, Suriye) “Sünni” Türk rejimi arasında böyle bir uzlaşma, Suriye’de fiilen ortaya çıkmış “üç özerk bölgenin” tanınması ve Esad rejiminin yazgısına, onun dayandığı toplumun karar vermesi temelinde gerçekleşirse, El Kaideci unsurlar o anda tecrit olur ve hem Sünni Araplar, hem de Nusayriler ve müttefikleri bu uzlaşmaya kazanılabilir.
“Savaş yanlıları” bile Esad rejimine “son verme” amacını önlerine koyamadığına göre, şimdi “ateşkes ve barışçı görüşme”nin hedefi, “rejim devirmek” değil, kanlı iç savaşa son vermek ve Suriye’de nasıl bir rejim kurulacağına ve savaş suçlarından dolayı nasıl hesap sorulacağına özerk halk iradelerinin karar vermesine imkan hazırlamak olabilir.
Bütün bölge devletleri ve küresel güçler Suriye iç savaşında “taraf” oldu. Bir tek Kürdistan “taraf” olmadı, “üçüncü güç” olarak kaldı. Bu “üçüncü gücün” rolünü oynaması ise Öcalan’ın özgürlüğüyle doğrudan bağlı…
Türkiye şu Eylül günlerinde çözüm yönünde radikal adımlar attığı zaman, sınırlarını Kürdistan’ın tüm parçalarıyla güvene alır ve “değerli yalnızlıktan” kurtulur, bölgede sözü dinlenir bir ülke haline gelir.