İnsanın gücü düşünen ve akıl sahibi bir varlık olmasında değil, bu özelliğini ortaklaştırması ve örgütlemesindedir. Bu ortaklaşmayı sağlayan akla siyasi akıl diyebiliriz. Siyaset, toplumun düşünce gücünü, tasarım ve hayal etme özelliğini ortak amaçlar ve ihtiyaçlar temelinde ortaklaştırma, karar ve eylem birliğine dönüştürme ihtiyacının ürünüdür. Toplumun kendini örgütleme ve yürütme iradesi, sorunlarını aşma gücü, ortak aklı, zekası, sanatı, sorumluluğu ve bu anlama gelen tüm özelliklerinin toplamıdır. Toplumuna karşı ahlaki sorumluluğun en önemli gereği aklını toplumunun varlığı, gelişimi, sorunlarını çözmesi temelinde devreye koymaktır. Yani siyaset yapmaktır. Bireyi ve toplumu siyaset dışına itmek yapılabilecek en büyük kötülüktür. Bunu toplumu ahlaksızlaştırmak olarak da okuyabiliriz. Toplumun yıkıma uğratıldığı yer tam da burasıdır. Zira toplumsal bir varlık olmanın gereği, aynı zamanda siyasal bir varlık olabilmektir. Bu anlamda siyasetin de tek meşru kaynağı toplumdur.

Siyaset en genel anlamda toplumun kendi kendini organize etmesi ya da kendi kendini yönetmesi olarak tanımlanır. Yani var oluş gerekçesi toplumdur. Ne kimi “üstün, muhteşem, görkemli” bireylerin ne de devletin ürünü ve işidir. Toplumun ürünü, toplumun işidir. Bunların siyaset karşısındaki konumları ancak hırsızlık, istismarcılık ve saptırmacılıktır. Siyaset toplum olmanın kaçınılmaz gereklerinden biridir. Toplum tek renkli, tek sesli bir yapı değildir. Ancak ortak özellikleri de farklılıkları kadar zengin bir yapıdır. Toplumsallığını büyüttükçe kendi farkına varmış ve evrenin en olağanüstü varlığı haline gelmiştir.
Ancak devletçi uygarlık tarihinde “siyaset” toplumsal yarar eksenli gelişmemiştir. Toplumsallığımızın yaşadığı sorunların kaynağı da esasında bu toplum eksenli olmayan siyaset gerçeğidir. Toplumun kendini özgür iradesi ile organize etmesi ve yürütmesi faaliyeti olmaktan çıkarılan siyaset, tüm yıkımların başlangıcı olmuştur. Toplumsal bir faaliyet olmaktan çıkarılıp, azınlık bir kesimin toplumu ele geçirme faaliyeti ve mekanizmasına dönüştürülen siyaset, toplumsal bünyede ortaya çıkan can alıcı sorunların (ekolojik yıkım, toplumkırım, soykırım, savaş, sömürü, adaletsizlik, ayrımcılık, işsizlik, toplumsal cinsiyetçilik, milliyetçilik, ırkçılık vb.) gerçek nedenidir.
Bu yüzden günümüz dünyasında toplumuna sorumluluk duyan her bireyin, her kurumun ve yapının en temel sorumluluğu ahlaksız siyasete karşı toplumsal adaleti, özgürlüğü ve eşitliği esas alan siyasetin bayrağını yükseltmektir.
Siyaset toplum sorunlarına çözüm arama ekseninde ortaya çıktığına göre, insanlık tarihi kadar eskidir. Günümüzde siyaset denilince devlet, devletin yönetim biçimleri, parlamento ve hükümetlerin uygulama tarzları akla gelmektedir. Siyaseti sadece devletle tanımlamak, devletin dar sınırları içinde ele almak, çok yetersiz ve yanlış bir yaklaşımdır. Aristo bile siyaseti insan üzerinden tanımlamaktadır: “İnsan politik bir hayvandır” demektedir. Bundan anlaşılması gereken; siyasetin, düşünerek hareket eden insanın ilişki ve yaşam tarzı olduğudur. Kendisini toplumsal olarak örgütleyip yöneterek diğer varlıklardan farkını ortaya koyduğudur.
Devlet var olmadan önce de toplum ve sorunları var olmuştur. Gönüllü, doğal ve saygınlığa dayanan yönetim ilişkileri de var olmuştur. Bu günümüz siyaset yönetiminden çok farklıdır. Devletin insanlık tarihinde yer alması görece kısa bir dönemi kapsar. İnsanın toplumsallaşması çok uzun bir tarihi geçmişe dayanmaktadır. Sümer uygarlığından bugüne kadar gelişen devletçi uygarlık tarihi beş-altı bin yılı geçmemektedir. Sümer öncesi dönemde de insanlığın çok uzun bir tarihsel dönem boyunca güvenlik ve toplumsal sorunlarla uğraştığı bilinmektedir. Bu sorunların üstesinden gelmek için uğraş ve mücadele verilmiştir. Can güvenliği, barınma, üretim ve kültürel ihtiyaçlar insanlığın her zaman çözmeye çalıştığı sorunlar olmuştur. Bu ihtiyaç ve sorunların olduğu her yerde siyaset de var olmuştur.
Bu yüzden siyaseti ne bireylere ne de devlete bağlayamayız. Siyaseti kimi ayrıcalıklı insanlar ve devlet olgusuyla tanımlayacak olursak, bu olgular var olmadan önceki toplumu tanımlayamayız. Kaldı ki siyaseti olmayan toplum yoktur. Siyasetin olmadığı yerde de toplum yoktur.
Kent toplumuna geçiş, sınıf ve devletin ortaya çıkması ile birlikte toplumu yönetme ve idare etme işleri de, toplumun aleyhine dönmüştür. Kürt Halk Önderi Öcalan’ın deyimiyle “bir karşı-devrim” yaşanmıştır. Siyaset sınıf ve devlet olgusuna indirgenmiştir. Oysaki arkeolojik ve antropolojik araştırmaların sınıf ve devlet öncesi toplumlara ait bulgu ve kanıtları, bunun geçersiz bir varsayım olduğunu kanıtlamaktadır. İktidarcı-devletçi egemenlerin bu hükmü altında toplum aralıksız siyasetten dışlanmış ve siyaset yapma gücü ve imkanı gasp edilmiştir. Kapitalist modernitenin kendisine övünç kaynağı olan genel oy ve seçim uygulamasının ise toplumun siyasetsizleştirilmesinde “asma yaprağı” rolü dışında bir rolü yoktur.
Kapitalist modernitenin topluma dayattığı siyasetsizliktir. Siyasetten dışlanmış, kendi adına siyaset yapamaz hale getirilmiş toplumu Sayın Öcalan çok çarpıcı tanımlamaktadır; “Kadavra haline gelmiş toplum” Bu durumdan çıkmanın yolu ise kendiliğinden ortaya çıkmaktadır; toplumun kendi adına siyaset yapma yeteneğini ve gücünü canlandırmak, işlerlik kazandırmak ve etkili hale getirmek...
***
KCK operasyonlarıyla gerçekleştirilmek istenen Kürt halkının kendi adına siyaset yapma istem, irade ve mücadelesinin bastırılmasıdır. Kürt halkına kendisi için düşünme, karar alma ve uygulama iradesi tanınmamaktadır. Kürt halkına uygulanan siyasal soykırım budur. “Kendi adına düşünemezsin, karar alamazsın, uygulayamazsın.” Bunda diretirsen ahlaksız siyasetin yaptırımlarıyla karşılaşırsın. Yani AKP devletinin zorbalığıyla, polis baskınlarıyla, operasyonlarıyla, tutuklamalarıyla, yargısıyla, işkencesiyle, kurşunu ve bombasıyla…  
Şimdi fezleke tartışmalarıyla yatıp fezleke tartışmalarıyla kalkıyoruz. Fezlekeler komisyonlardan geçip meclise gelirse söz konusu BDP milletvekillerinin, vekilliklerinin düşeceği garanti gibi. Bu değişik açılardan tartışılıyor ve yorumlanıyor.
Bir kesim BDP’ye “Benim belirlediğim sınırlar içinde ve benim belirlediğim ölçüde siyaset yapabilirsin” dayatması içindeki AKP hükümetinin bu tavrına parlamenter rejimlerde parti kapatmak demokrasiyi zayıflatır saikiyle karşı çıkarken, BDP’ye de daha mutedil, ılımlı ve uyumlu bir siyaset izlemesi öğüdünde bulunuyor.
Bir kesim bu durumu AKP’nin BDP’yi siyaset dışına itme yaklaşımı olarak görüyor ve bunun Kürt Özgürlük Hareketinin işine yarayacağını belirterek karşı çıkıyor, BDP’nin siyasal zeminde tutulması gerektiğine ısrarla vurgu yapıyor.
Bir kesim Kürtlerin siyaset yapma hakkının bulunduğunu ve bunu kendi ihtiyaçları, kendi özgünlükleri, kendi iradeleri ile yapmalarının en doğal hakları olduğunu savunuyor.
Siyasetin amaç ve ilkeleri, yöntem ve araçları yine meşruiyet kaynağı fazla tartışılmıyor. Halbuki bu tartışmaları doğru yürütebilirsek toplumun siyaset anlayışında büyük dönüşümlere yol açabiliriz. Yine AKP’nin ne yapmaya çalıştığını daha iyi anlarız.
Şu bir gerçek ki AKP BDP’yi siyasetin dışına itmeye çalışmıyor. Aksine siyasetin içine çekmeye çalışıyor. Tüm politikalarının hedefi budur. AKP’nin siyaset anlayışıyla BDP’nin siyaset anlayışı arasındaki kan uyuşmazlığı ortaya çıktıkça ve BDP kendi siyaset anlayışında netleştikçe, kararlı bir duruşa ulaştıkça, taviz vermeyeceğini ifade ettikçe AKP saldırıları artmıştır. Özünde yaşanan ahlaklı siyasetle, ahlaksız siyaset arasındaki mücadeledir. Ve bu sadece BDP ile AKP arasında yaşanmamaktadır. Kürt halkı ile devlet arasında hayatın her alanında yaşanmaktadır. Devlet hiçbir konuda Kürt halkının kendi adına, kendi belirlediği yöntem ve araçlarla yine kendi belirlediği amaçlar temelinde siyaset yapmasını kabul etmemektedir. Yani ahlaklı siyaset yapmasını kabul etmemektedir. BDP üzerinde yürütülen baskılar işin bir parçasıdır. BDP üzerindeki baskılar durduğunda bu Kürt halkının ahlaklı siyaseti üzerindeki baskıların duracağı anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla tartışmaları bir de bu yönüyle derinleştirmeliyiz.
Kürt halkı hayatın her alanında kendi siyasetini yürütmenin mücadelesi içindedir ve bunun kararlılığını defalarca, büyük bedeller pahasına ortaya koymuştur, koymaktadır. Kürt halkının siyaset yapma hakkını savunmadan tek başına BDP’nin mecliste siyaset yapma hakkını savunmanın çok bir anlamı yoktur. Devlet kendi durduğu yerden, kendi mantığına göre yapması gerekeni yapmaktadır. BDP’yi Kürt halkının kırk yıldır sürdürdüğü mücadeleyle oluşturduğu siyaset zemininden, kendi siyaset zeminine çekmeye çalışmaktadır. Bize düşen ise kendi siyaset zeminimizi ve anlayışımızı esas almak, derinleştirmek ve güçlendirmektir. Bunu kabul ettiği ölçüde devletin siyasetini tanıyabiliriz. Onunla çalışabilir ortak bir zeminde buluşabilir, ortak işler yapabiliriz. Bunun dışında illa da meclis zemininde kalacağız gibi bir yaklaşım yetersiz bir yaklaşım olacaktır. Savunulması gereken BDP’nin meclis zemininde kalması değil, BDP’nin de içinde yer aldığı ahlaklı siyasetin savunulmasıdır. AKP’nin ahlaksız siyaseti karşısında savunma konumundan çıkabilmekte ancak böyle mümkündür.