İnternet, e-posta, kısa mesaj servisleri, cep telefonları... Hızla gelişen iletişim dünyası teknolojisindeki değişim, iletişim kanallarını çeşitlendirdi. Daha önce hiç aklımıza gelmeyen iletişim biçimleri insana kolaylıklar, imkanlar sağlasa da kimi güzellikleri alıp götürdü. Artık aşk ilanlarımız daha kısa, vedalarımız daha donuk, söyleşilerimiz daha sanal bir hal aldı.
    Elektronik iletişim, kalemle kağıdın o güzel ilişkisini de, sevdasını da bitirdi neredeyse.

Daha kısa bir süre önce insanlar birbirine sımsıcak mektuplar yazardı. Yeni iletişim araçları, mektubu yaşamımızdan alıp uzak diyarlara götürüldü sanki. Ne sır, ne de sırdaşlık kaldı. Oysa kağıt-kalem özelinde üçüncü şahısları ortadan kaldırırdı.
***
Aslında mektuplardan oluşan bir kitaptan söz etmek istiyorum.
Ahmed Arif’in ‘Hasretinden Prangalar Eskittim’ kitabındaki şiirlerin önemli bir bölümünün geçenlerde kaybettiğimiz yazar Leyla Erbil’e yazıldığını gösteren mektuplar “Leylim Leylim” isimli kitapta toplandı.
“Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır/ Üşüyorum, kapama gözlerini...” diye yazmıştı Ahmed Arif tek kitabına da adını veren ünlü şiiri ‘Hasretinden Prangalar Eskittim’in son dizelerinde. O gözler geçtiğimiz günlerde kapandı. Yalnızca bu şiire değil kitapta yer alan pek çok dize ve şiire ilham veren o gözlerin sahibi ise yazar Leyla Erbil’di. Edebiyatın bu büyük sırrı Ahmed Arif’in Erbil’e yazdığı mektuplarla ortaya çıktı. Leyla Erbil’in Ahmed Arif’e yazdığı mektupların akıbeti ise meçhul.
1968’de yayımlanan “Hasretinden Prangalar Eskittim” bugün 60’tan fazla baskısı yapılmış bir kitap. Şiirleri dün olduğu gibi bugün de mazlumların, mahzunların, aşıkların dilinde:
“Terk etmedi sevdan beni / Aç kaldım, susuz kaldım / Hayın, karanlıktı gece / Can garip, can suskun / Can paramparça… / Ve ellerim, kelepçede / Tütünsüz uykusuz kaldım / Terk etmedi sevdan beni...”
Evet…Bu dizeler gibi daha birçok dize ve şiirlerin esin kaynağını artık biliyoruz; öyle ki bir mektubunda: “Benim her şiirimde varsın ve olacaksın” Diyor.
Mektuplaşmaların başladığı tarihte Ahmed Arif 27 yaşındadır. Şiirleri yayımlandığı dergilerde büyük bir ilgiyle karşılanmaktadır. Leyla Erbil ise yazıya, şiire hevesli, 23 yaşında bir genç kızdır. Başından kısa bir evlilik geçmiştir. Kitapta 60’tan fazla mektup var. İlk mektup 5 Mayıs 1954’te Bismil’den gönderilmiş. “Leyla, zalım Leyla” diye başlıyor. Mektuplarda Leyla Erbil ya da “Leyli” sevgilidir. Ahmed Arif karşılık bulma umudunda olan bir aşık, Leylâ Erbil ise dostluk sınırını çizmiş ve bu sınırı gün geçtikçe netleştiren bir arkadaş gibidir.
6 Eylül 1955 tarihli mektupta Ahmed Arif’in “Kürdün Gelini” adlı bir roman kaleme aldığı aktarılmış: “Kürdün Gelini diye bir roman yazdım. Baktım çok trajik. Yırttım, attım. Yeniden daha bir aydınlık anlatıma varınca yazacağım.” Diyor.
***
Ve…
Ve gerçekten de yukarıdaki yazılanlarda bahsedildiği gibi, bu kitap Ahmed Arif’in “Kara kutusu” gibi… Bu mektupları büyük bir hazla okurken insan yine de: “bu ne kadar etik, bu onların özeli, onlar biz okuyalım diye mi yazdılar bu mektupları, yayınlanacaksa da her iki taraf sağken ve onayları alınarak yayınlanmalıydı” demeden geçemiyor. Ve bana öyle geliyor ki; Ahmed Arif bu mektupların yayınlanmasına izin vermezdi. Bu durum mektuplardaki satır aralarında sık sık vurgulanan ‘sır- sırdaşlık’ içeren ve üçüncü şahısları dışlayan tavırda da kendini gösteriyor zaten. Ve Leyla Erbil’in Ahmed Arif’e yazdığı mektuplar yok ortada. Oysa bu tür mektupların yayınlanmasında her iki tarafın da mektupları bir bütünlük içinde yayınlandığında anlam kazanır. Ve yine büyük bir ihtimalle Ahmed Arif; duruşunun ve karşıdaki özneye saygısının bir gereği olarak kendisine yazılan mektupları yaktı, kül etti.
Cemal Süreya boşuna dememişti; “...Adresimsen mektupların doğru dürüst gelsin / İki kişi telefonda konuşurken / Olmayalım hemen üç kişi.”