Bugün yayıncılık teknolojisinde yaşanan muazzam devrim bir yandan insan ve hurufat ilişkisinde yepyeni bir sayfa açarken, diğer yandan yerleşik bütün kültürel ve sanatsal biçimleri kökten dönüştürüyor.
1990’ların sonlarına doğru e-kitap yayın dünyasına ilk ürkek adımlarını attığında ne yazarlar, ne eleştirmenler ne de yayıncılar bu tuhaf buluşun çeyrek asır sonra klasik kağıt kitabı tahtından etmeye yeltenecek kadar yaygınlaşarak hem yayıncılık piyasasını belirleyeceğini hem de geleneksel yazar-yayıncı-kütüphane-okur modelinin kültürel dinamiklerini kökten değiştireceğini tahmin edememişti herhalde.
Dijital yayın teknolojisi bugün yalnızca genel kitap sektörünün çehresini değiştirmekle kalmıyor tabii, aynı zamanda edebiyat alanının ana aktörlerinin yerleşik statülerini de tuzla buz ediyor bir anlamda. Roman, öykü ya da şiirin ulusal bir edebi kanona eklemlenmek hedefi ve umuduyla değil de, tüketici kitlelerin modern ibadethanelerine dönüşen siber-ortamlarda görücüye çıkarak kendi ‘müşterisini’ yarattığı popüler kitle kültürü çağında edebiyat aktörlerinin entellektüel bir ‘metamorfozdan’ azade kalması eşyanın tabiatına aykırı olurdu.
E-kitabın yol açtığı bu altüst oluş, her devrimde olduğu gibi, gerisinde kazananlar ve kaybedenler ordusu bırakarak, çağımızın edebi beğeni, üslup ve içerik nosyonunun yeni baştan şekillenmesine yol açıyor. Ancak bu devrimin, belki de en dramatik sonuçlarından biri; klasik yazar mitini bir daha dirilmemek üzere kültürel belleğin derinliklerine gömmesidir.
Kitap yazıp basmanın yazarlığın en temel alameti farikalarından biri kabul edildiği kültürel bir paradigmadan, herkesin online ortamında kendi kitabını okuyucuyla buluşturabildiği bir çağa sancılı bir geçiş yaparken, yazarın kim olduğu sorusuna cevap bulmak, yarım yüzyıl önceki gibi kolay olmayacağa benziyor. Bugün her amatör ya da hevesli yazar ve yazar adayı öykülerini ya da romanlarını kendi web sitesine yerleştirip, başkaları tarafından okunmanın o tuhaf hazzını tadabiliyor artık. Kitap yayınlama ayrıcalık ve nişanının klasik yazardan, teknoloji sayesinde bile olsa, alınmış olması ulusal kültür ortamlarındaki katı edebi hiyerarşilerin belli ölçülerde yıkımı anlamına da geliyor.
Eleştirmene ya da yayıncıya yarenlik etmeden belli bir edebiyat kanonunda yer edinmenin imkansız olduğu bir paradigmadan, neredeyse ‘kanonsuz’ bir yazı ortamına geçiş, yazılan ve yazılacak metinlerin edebi kalitesine ilişkin kimi haklı kuşku ve kaygılara yol açsa da, elektronik dağıtım ağı sayesinde yazarlık kimliğini daha özgürce oluşturup belirgin kılan genç yeteneklerin son yıllarda önünün daha fazla açıldığına da tanık oluyoruz.
Yayıncı yargıçlık konumunu yitiriyor
Dijital devrimin yol açtığı bir diğer önemli sonuçlardan biri de; yazar ve eleştirmenle birlikte kanon oluşturucu ana oyunculardan biri olan yayıncının katı egemenliğinin ciddi ölçüde sarsılmasıdır herhalde. Denebilir ki, kültür tarihi boyunca, peygamberler dahil, hiçbir fani yayıncının sahip olduğu bir yapıta değer biçme ve o yapıtın sanatsal düzeyine dair mutlak hükümde bulunma konum ve ayrıcalığına sahip olamamıştı.
William Golding’in Sineklerin Tanrısı ‘absürd ve yavan bir fantazi olduğu’ gerekçesiyle; James Joyce’ın yayınlandığı tarihe (1914) kadar tam 22 defa yayınevleri tarafından kibarca geri çevrilen Dublinliler’i genel ahlaka aykırı bulunduğu için; George Orwell’ın Hayvanlar Çiftliği ‘çok tartışmalı ve satmayacağı’ nedeniyle; Nabokov’un Lolita’sı tıpkı Dublinliler gibi erotik ve kışkırtıcı bulunarak; J.P. Donleavy’nin Zencefil Adam’ı ‘fazlasıyla müstehcen’ olduğu iddiasıyla; Anne Frank’ın tam 16 kez menfi cevapla geri dönen Angela’nın Külleri ‘okuyucuyu etkileyecek hiçbir özellik taşımadığı’ savıyla; J.K. Rowling’in Harry Potter ve Felsefe Taşı ise ‘bir çocuk kitabı için gereğinden uzun’ olduğu gerekçesiyle zamanın yayıncılarından okuyucuyla buluşma vizesi alamamış sayısız kitaptan sadece birkaçı.
Evet, modern edebiyat ortamında yayıncının rol ve işlevi her zaman teknik bir konumun ötesinde, hayati bir önemde olmuştur, denebilir. Ancak modern ulusal edebiyat kanonlarının dörtlü ayağından biri olan yayıncının elektronik kitap çağında eski tayin edici konumunu koruyamayacağı artık aşikar. Birkaç yüzyıl boyunca yazardan ve yapıttan okura uzanan zahmetli yolun en kritik kavşağında kalebentlik konumunun keyfini süren klasik yayıncı, son yirmi yıldır kitap teknolojisinde yaşanan baş döndürücü gelişmelerle eski günlerdeki o şaşalı imajını kaybetmiş görünüyor. Geleneksel yayın paradigmasının aşınması ve e-okurun sahneye çıkması, günümüzün yeni yazarlarına yayıncının hegemonik hükmünden kurtulma olanağı sunuyor bu anlamda.
E-yazarın stratejisi: Üreticiden doğrudan tüketiciye
Dijital yayın çağının üretim ve tüketim stratejisi ‘üreticiden doğrudan tüketiciye’ sloganıyla özetlenebilir belki de. Online yazarlar kuşağı kendi içinde hem tematik anlamda hem de biçim anlamında hayli çeşitlilik arz etse de, hepsinin ortak bir arayış ve amacı var: Yazdıklarım birileri tarafından okunsun!
Tabii sırf para kazanmak için yazan da var, keyfine birşeyler karalayıp siber-ortamda kimliği belirsiz okura kolaylıkla ulaştıran da. Ancak yaratıcı yeteneklerini aracısız şekilde milyonlarca okura ulaştırabilen umut vaad eden genç yazarlar da artık bu dinamik ortamın müdavimleri arasına katılmış görünüyor.
Dijital Kitap Dünyası’nın (DBW) geçen yıl yaptığı bir araştırmaya göre, kitaplarını online ortamda kendi olanaklarıyla basanların yüzde 77’si, kitaplarından yılda bin dolardan daha az gelir elde etse de, bu trendin popülaritesini kolay kolay kaybetmeyeceği anlaşılıyor. DBW’nin anketine yanıt veren 9 bin 210 yazarın yüzde 65’i kendini ‘umut vaad eden’ yazar, yüzde 18’i ise ‘kendi-yayıncısı’ yazar olarak tanımlıyor. Ankete katılanların sadece yüzde 8’i kitaplarını geleneksel yayıncılarla basan yazar sınıfına dahil.
Çok değil, bundan 30 yıl önce edebiyat dünyasında kendi kitabını kendi parasıyla basıp yayınlamak, amatörlüğün, vasatlığın ve ‘gerekli edebi kriterleri karşılayamadığı için’ yayıncılar tarafından ciddiye alınmamışlığın işareti olarak görülürdü. Yayıncılık dünyasında ‘kendi yayını’ kavramı pek de saygın ve olumlu birşeyler çağrıştırmazdı. Bir yazarın ürününü, para ödemeden, bir yayınevinde bastırabilmesi saygın edebi cemaate kabulü anlamına da geliyordu.
Elektronik kitap ve online devrimi bu döngü ve paradigmayı, bağımsız ve genç yazarın lehine, yerle bir etmiş görünüyor. Bugün sanal ortamda binlerce yazar 500 ile 1000 Sterlin arasında küçük bir bütçe ayırarak ‘kendi yayınını’ milyonlarca insana aynı anda ulaştırabiliyor.
E-yazar kuşağı Amazon, iBooks, Smashwords, Kobo ve Nook Press gibi elektronik yayın platformlarında yapıtını okuyucuyla buluşturup geleneksel yayıncılığın sıkı kural ve ritüellerle ördüğü kanonik duvarı yıkmaya çalışıyor bir anlamda. Bu platformlarda işleyen yayın süreci ise oldukça basit ve adil. Kitabınızı ya çok cüzzi bir ücret karşılığında ya da ilk etapta ücretsiz şekilde okura sunuyorsunuz. Kitabınızın ‘download’ edilme sayısı ‘telif ücretinizin’ çerçevesini şekillendiriyor bir anlamda. Eleştirmen ve yayıncıyı devre dışı bırakan, ‘üreticiden doğrudan tüketiciye’ satış yöntemi ile edebiyat dünyasında ismini belirgin kılan yazarların sayısı ise her geçen gün artıyor. Bu sürecin tek tayin edici aktörü e-okur. Okurun kalbini ferheden kefeni yırtmış oluyor.
E-kitap piyasası hızla büyüyor
Öte yandan e-kitap piyasası baş döndürücü bir hızla büyümeye devam ediyor. ABD’de 2011 yılında toplam yayıncılık pastasında yüzde 17.5’lik bir orana sahip olan e-kitap sektörü 2012 yılında tahminlerin ötesinde bir artışla yüzde 23.3’e ulaştı. Aynı şekilde 2011 yılında Britanya’da toplam yayın sektörünün sadece yüzde 5.8’ini teşkil eden e-kitap endüstrisi 2012 yılında yüzde 14.3’e ulaşarak yayıncılık dünyasında yaşanan dijital devrimin ayak seslerinin artık her ülkede daha güçlü şekilde hissedileceğini göstermiş oldu.
Piyasa analizi kuruluşu PwC’ye göre ABD’de dijital kitap pazarı 2017 yılına kadar yüzde 38’e ulaşarak basılı kağıt kitap piyasasıyla neredeyse eşit düzeye gelecek. PwC’nin rakamlarına göre 2012 yılında toplam 15.05 milyar dolar ciroya ulaşan ABD kitap endüstrisinde dijital kitap sektörü, bu miktarın 3.04 milyar dolarını teşkil etti.
Uluslararası e-kitap sektörünün çatı organizasyonu konumundaki DBW’nin verilerine göre ise e-kitap satışları 2013 yılında bir önceki yıla göre yüzde 146 artış gösterdi. Kuruluşun verilerine göre kurmaca (edebi) kitapların satış oranı ise bu rakamın neredeyse üç katı civarında. E-kitap piyasasındaki bu hızlı büyümenin iktisadi nedenlerini beş ana başlık etrafında toplayan DBW’ye göre geçen yılki büyümenin ana nedenlerinden biri sektörün dünya çapında yeni pazarlara hızla açılma başarısı yatıyor. ABD ve Avrupa pazarında zaten önemli bir paya sahip e-kitap sektörü geçen yıl Güney Amerika’dan Japonya’ya birçok yeni pazara girdi. Basılı kağıt kitaba göre daha uygun fiyatlar sunması, esnek ve makul telif hakları politikası, etkili reklam ve pazar araştırmalarına yeterli bütçe ayrılması, bu muazzam büyümenin diğer tetikleyici faktörleri arasında gösteriliyor.
Kimi kültür eleştirmenleri e-kitap ile geleneksel basılı kitap arasında herhangi bir rekabet olmadığını, e-kitabın sağladığı kolaylıklar sayesinde insanların kitap okumaya ayırdığı zamanın arttığını dillendirse de, hem basılı kitap satışlarında ciddi bir düşüş olduğu hem de son yıllarda dünyanın Londra ve New York belli başlı büyük metropollerinde kapanan geleneksel kitapevlerinin sayısının artığına dikkat çekiliyor.
Geleneksel kütüphanenin ölü çanları
Yayıncılık dünyasında yaşanan dijital devrimin, Rönesans ve Aydınlanmanın mabedi olarak kabul edilen klasik ‘kütüphaneyi’ yakın gelecekte nostaljik bir müzeye dönüştüreceği yönündeki kehanetler ise abartı olmasa gerek. Kütüphane ve kitaplık gibi geleneksel mekanların e-kitap ve online çağında varlıklarını bu şekliyle sürdürüp sürdüremeyeceğine ilişkin birbirinden farklı değerlendirmelerin hemfikir olduğu tek bir konu var: Çok değil, birkaç onyıl sonra ‘tuğla kalınlığındaki kitap’ ve ‘tozlu kütüphane rafı’ deyimlerinin yeryüzünün bütün dillerinde yakın-tarih kültürel geçmişin silik çehresini imleyen edebi birer metafora dönüşeceği. Gerçek insanlar ve gerçek kitaplarla dolu kütüphanenin tarihsel vizyonunu ne zaman tamama erdirip nostaljik bir müzeye dönüşeceğini, en azından şimdilik, kestirmek güç gibi görünse de, sonsuz boş raflardan oluşan bir fotoğrafın post-kütüphanenin yeni logosu olmaya aday olduğunu biliyoruz artık.
Kağıdın katı ve kavrayıcı zemininden ekranın hafif ve uçucu görselliğine evrilen kitabın teknik dönüşümü, kuşaklar arası kültürel bir çatışmanın momentlerinden biri olacağa da benziyor. Herkesin kendi ‘Kindle’ına gömüldüğü atomize olmuş birey çağında yaşanan bu çatışma sadece ‘kitap ödünç alma’ ve ‘kitap ödünç verme’ gibi kollektif bir kültür alışkanlığının ortadan kalkmasıyla ilgili değil elbette.
‘E-kitapta okuduğumdan hiçbir keyif alamıyorumcular’ ile geleneksel matbuya epey yabancı, ilk okuma deneyimini dijital araçlar üzerinden yaşayan yeni kuşak arasında oluşan kitabi dil ve algı farkı, 17. Yüzyılın el yazısı metnine alışkın okuru ile matbaanın icadıyla dizgi baskısı harflerle büyüyen okuru arasındaki kültürel uçurumdan çok daha derin bir uçuruma işaret ediyor olsa gerek.
Okuma kültürü geleneksel kağıt baskısı kitaplarla oluşmuş yaşı biraz geçkin okur, zamanın ruhuna adapte olamazsa, dijital kitap çağının kaybedenler kulübü üyesi olmaya yazgılı görünüyor. Bu teknolojik devrime direnmek, birkaç yüzyıl önce matbaanın icadına kültürel ya da dini gerekçelerle ayak diremekten farksız olmayacak gibi.
Ancak eski kağıt kitaba duyulan özlem, sadece yitmeye yazgılı sevgili bir dosta bağlılık ve kültürel ‘melankoliya’ kavramıyla da açıklanamaz. Geleneksel kitap tutkunlarındansanız, klasik kağıt baskısı bir kitabı elinize aldığınızda özel bir objeye, belli bir zaman ve belli bir uzamda dokunma hissi yaşıyorsunuz. Bu his mürekkebin, kağıdın ve çerçevelenmiş metinde hayat bulan dilin ‘somutluğuyla’ ilgilidir biraz da. Elektronik ekran ise kişide, online ortamda her formu eğip bükme özgürlüğüne ve başıboşluğuna benzer tuhaf bir ‘yapıyla’ oynama arzusu uyandırıyor sanki.
Romancı ve eleştirmen Jonathan Franzen’ın dediği gibi, dijital çağın okuru okuma edimi sırasında okuduğu metni her an değiştirebilir, yerinden kımıldatabilir ya da keyfine göre ‘delete’ edebilir gibi okuyor. E-kitabın ve ekranda okunan her metnin zamanı, mekanı ve biçimi tuhaf bir belirsizliği barındırıyor bu anlamda. Bu belirsizliğin dijital okurda yarattığı algı, yazar tarafından değiştirilemez şekilde yapılandırılmış metnin sabitliğini de zedeliyor bir anlamda. Kendi adıma, elektronik ekranda okuduğum her metinden ‘tokluk’ değil ama belli belirsiz bir ‘açlık’ hissiyle kalktığımı söyleyebilirim.
Evet, yayıncılıktaki dijital devrim geleneksel yazarın, yayıncının, kütüphanenin ve okurun, en azından şimdilik, ölüm meleği değil belki, ama sahip olduğu bu yıkıcı ve dönüştürücü güce bakınca, hayatımızın tam ortasına dalan mahşerin dört atlısından biri olduğuna da kuşku duymuyor insan.
AHMET ATAŞ: Dijital kitap çağında yazar, yayıncı ve okur olmak...