Bu görüşe, bir çırpıda "doğru" ya da "yanlış" demek, elbette yerinde değildir. Ancak, "aile"nin oluşumundan beri, bütün aralarında soy, dil, kültür birliği bulunan toplulukların bir arada yaşadıkları, ortak yurt ve paylaşılan değeleri birlikte koruyup savundukları gerçeği göz önüne alındığında, ulusal ruhun başlangıcını Fransa Devrimi'ne bağlama görüşü havada kalıyor.
"Soy, dil ve kültür birliğine dayalı" sayısız devlet vardı. Yakın çevremizdeki devletlerden başka Avrupa prenslikler, kontluklar, Arabistan kabileler, ötede Hindistan racalar, Çin ve Japonya hanedanlar mozaiğiydi.
Kürtlerin "tarihsel gecikmişliğine" gelince, onlar ülkelerinin sonsuzluğunda mirlikleriyle özgürdüler. Ülkeye ve öz değerlerine sahip çıkmak, istilacılara karşı savunmak "milliyetçilik" ise eğer, Kürtler, bu konuda bölgenin en duyarlı halkı olarak, İskender’in ordularına, Moğol sürülerine karşı durmuş, Roma'yı, Bizans’ı topraklarından uzak tutmuş, İslam ve ordularına da 300 yıl direnmişlerdi. Bizans’tan baskı görünce, Müslüman diye Selçuklularla işbirliği yapmış, 1071'de Bizans'ın yenilgisinde yadsınmaz bir rol üstlenmiş, daha sonraki aşamalarda Bizans'ta çobanlık yaparken, topraklarını ucun ucun yayılan, başkentlerini de ele geçiren Osmanlılar'a uzun yıllar direndikten sonra, Kürdistan’ın özerkliği şartıyla birlikte yaşamaya yanaştılar. Bu anlaşma gereğince Kürtler, Osmanlı’nın son yılları aşamasına kadar, vergi ödemediler, askerlik yapmadılar. Okullarda, kendi dilleriyle eğitim gördüler.
Geç kalmış bir milliyetçilik
Ancak, Fransa Devrimi'nden sonra, dünyada milliyetçi akımların geliştiği bağımsızlıkçı başkaldırıların ivmelendiği doğrudur.
Bu açıdan bakıldığında Kürtler, Osmanlı kabuğuna başkaldıranlar listesinde ön sıradaydı. 1800 yılında, Süleymaniye yöresi ayaklandığında, Yunanistan’ın hareketlenmesi için henüz 26 yıl vardı. Bulgaristan, Arnavutluk ve Sırbistan sessiz, Araplar ise uykudaydı.
1800’le başlayan yüz yıl, Kürtlerin bölge bölge başkaldırı yılları oldu. Ancak Bulgarlar, Yunanlı, Arnavut ve Sırplar'dan farklı olarak, Kürdistan aşiret adaları, parçalar arasında iletişim sınırlı, ulusal bağlar gevşekti. Ulusal birlik üzere bir örgütlenme, hiçbir zaman gerçekleştirilemedi. Başkaldırılar, birbirinden kopuk, bazan aile ve aşiretlerin eylemi olarak başlayıp söndü.
Bazan bir bölgede, örneğin Musul ya da Süleymaniye’de başlayan başkaldırı, şu ya da bu şekilde sona erdikten sonra Dicle, Fırat ve Murat havzaları haberdar olabiliyordu.
Ayrıca, Kürtler hiçbir zaman, yardım alacak müttefik edinemediler. Ama düşman cephesi genişti. Kürtler Perslere (İran) veya Osmanlı’ya başkaldırırken, bölgenin gücü Rusya ve Avrupa’nın yayılmacı aktörleri Britanya, Almanya ve Fransa, her defasında elde ettiği çıkarın karşılığı olarak yanlarındaydı. Almanya, Osmanlı ordularının yönetimi, Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar Alman generallerinin elindeydi. 1915 yılındaki Ermeni kırımıyla, 1800’lerin sonları ve 1900 başlarındaki Kürt kırımları, Alman generalleri tarafından planlanıp yürütüldü. Bütün bu olumsuzluklar yetmiyormuş gibi, Kürtler içe kapanık toplumların muzdarip olduğu bütün hastalıkları bünyesinde taşıyordu. Bu hastalığın uzantısı olarak, değişik kıskançlıklardan doğan düşmanlık kol geziyordu. Aşiretler, aileler arası çekişme, kan davası haline gelince dayanışma sağlanamıyor, "düşman kardeşe zarar verme" adına işbirlikçilikle arkadan vurma, muhbirlik ve yol göstericiliğin acısını, Kürdistan çekiyordu. Ancak, buna rağmen bir yüz yıl boyunca başkaldırı ateşi hiç sönmedi. Alevli yıllar boyunca çok Kürt öldürüldü. Orta Anadolu’ya, Karadeniz ve Ege'ye aralıksız sürgün alayları düzenlendi. Kalanların yurdu yakıldı, evi yıkıldı.
Aldatma çemberi
1900’e gelindiğinde, Osmanlı ordusunun komutası, şoven ruhu yapısı, Bismarck fikriyatına dayalı Alman generallerine teslimdi. Bu generallerin yetiştirmesi paşaların örgütlü olduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti, 1908 yılında gerçekleştirdiği bir darbeyle yönetimi ele geçirmişti. İttihatçılar Türk ırkçısı, kadro adamlarından hiçbiri Türk değildi.
Kürtlerin hak ve özgürlüklerine, ilk defa bu dönemde gasp başladı. Yasalarda yapılan bir değişiklikle, okullarda Osmanlıca zorunlu kılınmış, özerkliği ortadan kaldıran öteki hamleyle Kürtler vergiye bağlanmış, askerlik yükümlülüğü getirilmişti.
Kürtler, bu olanlara dört bir yanda başkaldırıyla cevap verdiler. Alman generalleri kanlı bir terörle Kürtlerin üstüne yürüdüler. Kanlı boğuşma sürerken, Birinci Dünya Savaşı zilleri çalmaya başlamış, savaşın taraflarından biri olan Osmanlı yönetimi, bu iç sorundan kurtulmak için, yasaların yürürlükten kaldırıldığını açıklamış, göreceli bir sessizlik başlamıştı.
Savaş, Osmanlı’nın yenilgisiyle sonuçlanınca, durumdan iktidar çıkaran Mustafa Kemal liderliğindeki paşalar, yönetime baş kaldırarak yönetime el koyduklarını açıklamış, Kürtlerin desteğine karşık, onlara, "hak ve özgürlükleriniz teslim edilecektir" renkli boncuğu dağıtmıştı.
Mustafa Kemal, bu süreçte Kürtleri oyalayıp "idare etmek" için "Türk" kavramını bile kullanmıyor, konuşmalarında
Kürtleri de yönetime katma adına, "millet" diyordu.
Ama bu bir kandırmaca oyunuydu. Çünkü, Kürtlere özerklik sözü veren Kemalistler, Koçgiri Kürtleri oluşacak parlamento için temsilcilerini seçmeye kalkışınca, tutumları isyan kabul ediliyor ve "isyan bastırma" adına kırım yapıyor, talana girişiyordu.
Oysa bu olanlar, gerçek niyetlerinin ifadesiydi. Kürtler, buna rağmen uyanmıyor, Kemalistler de, "Kürt kardeşlerimiz" teranesine devam ediyor, hatta 1920 Mayıs'ında, Türk ırkçısı bir parlamenter, meclisin Türkleri temsil ettiğini söyleyince, Atatük yerinden fırlayıp cevap veriyordu: "Meclisi meydana getirenlerin yalnız Türklerden, Kürt, Laz, Araplardan değil, bunların toplamından oluşan İslam unsurlar olduğunu" söylüyordu. Aynı Mustafa Kemal, savaş galiplerinin TC haritasını çizip, ruhsatını vermek için bir araya geldiği Lozan Konferası'nda, Diyarbakır Milletvekili Hamit Tiğrel’i, Kürdistan temsilcisi olarak İsmet Paşa’nın yanına oturuyordu.
Balayına devam
Kemalistler Kürtlerle balayındaydı. Savaş galipleri ise, Kürdistana özerklik konusunda duyarlıca istekliydi. Bundan güç alan Van, Mardin, Diyarbakır, Elazığ, Dersim ve Bitlisli bir grup Kürt önderi, 25 Kasım 1921 tarihinde parlamentoya sundukları bir yazıyla, özerklik ilan edilmediği takdirde, hareketsiz kalmayacaklarını bildirince, Kemalistler, derhal harekete geçiyorlardı. Mustafa Kemal, Suriye-Irak sınırlarının (Cezire) komutanı Nihat Anılmış’a gönderdiği gizli emirde, Kürtler için özerklik ilanını ön gördüklerini söylüyor, bunu sınırın öte yakasında Kürtlere de bildirerek, orada yönetimde bulunan İngiliz ve Fransızlara karşı kışkırtılmasını istiyordu.
(Kürtler Britanya ve Fransa'ya karşı kışkırtılırsa, bu düşmanlık zemininde, muhtemel olaylar halinde, destekten yoksun kalacaklardı.)
Kandırmacanın öteki ayağı ise ilginçti. Teksas Üniversitesi öğretim üyelerinden Robert Oslo’nun ulaştığı bir belgeye göre, Kemalisler, herkesten gizli ama yalızca Lozan’daki delegelere bildirilmek üzere, Türk parlamentosunun 10 Şubat 1922 tarihindeki gizli oturumunda, 64’e karşı 373 oyla geçirdikleri bir yasa ile Kürdistan'da özerklik ilan etmişlerdi.
Lozan'a katılanlar da kandırılmışlardı
Varlığı kamuoyundan gizlenen bu yasayla Kürtler, dış ilişkilerde Ankara’ya bağımlı ama valilerin atanması dahil, adalet, sağlık, eğitim, iç güvenlik başta olmak üzere yönetsel konularda bağımsızdı. Kararlar konusunda da, Kürdistan parlamentosu yetkiliydi.
Bu yasayla, Kürtler, Sevr Antlaşması'yla ön görülen bütün hak ile hukuku elde etmiş görünüyorlardı. Gerçekte, her şey kandırmacadan ibaret ve savaş galiplerinin Türk devleti tapusunu onaylaması içindi.
Nitekim, 23 Temmuz 1923 tarihinde, Lozan'da imzalanan anlaşma ile Türkler, devletin belgesini aldıktan sonra, her şey aniden tepetaklak oluyor, oldukça özgürlükçü olan 1921 Anayasası yürürlükten kaldırılıyor, 1924’de, yerine ırkçı bir Anayasa ikame ediliyor, Kürdistan’ın özerkliği konusu açılmamak üzere kapanıyor, Kürdistan’ın adı yasaklanıyor, Kürtler de bir gece yarısı kararıyla Türk yapılıyordu.
Aldatılmış Kürtlerin arayışı
Kürtler, ana yurtlarında özgür bir hayat sürmeye hazırlanırken, onurlarını kaybetmişlerdi. Oyalanıp aldatılmış, onur kırıcı şekilde aşağılanarak kenara atılmışlardı. Şaşkındılar.
Neden sonra yavaş yavaş toparlanıp, 1924 yılı baharından itibaren, Kürdistan’ın din adamlarından Şeyh Said’in öncülüğünde "Ne yapmalı?" sorusuna cevap aramaya, kısa süre sonra da "Hizbê Azadiya Kurdistanê" (Kürdistan Özgürlük Partisi) çatısı altında örgütlenmeye başladılar. O güne kadar, kişi, aşiret ve belli gruplara dayalı Kürdistani hareket, ilk defa bütün grup ve inançları kapsayacak şekilde partileşiyordu. Yine o güne kadar dışarıda kalmış Alevi önderleri, ilk defa ziyaret ediliyor (Şeyh Said Dersim'e giderek) birliğe çağrılıyordu. Kürt hareketi, faaliyet halindeyken, Türk devleti de boş durmuyor, ajan ağı aracılığıyla gelişmeleri yakından izliyordu. Öyle ki ajanlar, daha sonra "Önce ben ihbar ettim" deme yarışına çıkıyor, bazı Alevi önderler (mesela Mehmet Şerif Fırat) "Faaliyetleri adım adım Ankara’ya bildirdim" derken, Aşiret Mektebi mezunlarından emekli Binbaşı Kasım, “Atatürk, 1924 güzünde Erzurum'a geldiğinde huzura çıkıp, ihbari yaptım" diye övünüyordu.
Başkaldırı
1924 yılı güzünde, kar yolları, geçitleri doldururken, Türk devleti baskına çıkıyor, önce Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya ve grubu, bir süre sonra da, AZADİ’nin askeri sorumlusu Albay Halit Bey Erzurum’da tutuklanıyor, Şeyh Erzurum’un Hınıs ilçesinin bitişiğindeki Kolhisar köyünde kuşatmaya alınıyordu. Şeyh, çemberin giderek daraldığını görünce, Şubat ayı başlarında, halka karışmak üzere köyünden ayrılıyor, yol boylarında görüşmeler yapa yapa, 13 Şubat 1925 tarihinde, 300 atlı ile birlikte, daha sonra Dicle adıyla Diyarbakır ilçesi yapılan Pîran köyüne varıyordu. Ancak, burada yoluna çıkan bir askeri müfreze yanındaki atlılardan ikisinin arandığını söyleyerek tutuklamaya kalkışınca, Şeyh bu olayın kışkırtma amaçlı tuzak olduğunu anlıyor ve tuzağı yarmak için, "İzin verin, ben köyden ayrılayım, sonra ne isterseniz yapın" diye ricada bulunuyor, ancak isteği sertçe geri çevriliyor, silahlar patlıyordu. Bu bir başlangıç, "ilk kurşun"du. Yankısı büyük… Şeyh, Diyarbakır yönünde köyden ayrılıyor, olayı duyan yanına akıyor, başkaldıranların sayısı kabarıyor, geçtikleri yerler ele geçiriliyordu. 17 Şubat'ta Genç, ardından Lice, Hani, Bingöl, batıda Elazığ, Muş cephesinde Erzurum yolu olan Varto alınıyor, 7 Mart günü Diyarbakır surları kuşatılıyordu.
Düşüş ve Şeyh'in idamı
Hareketin lideri Şeyh, bu süreçte eksiklik ve lider kadrolarının yetersizliğini görmüş, Diyarbakır kuşatmasında ise hayal kırıklığına uğramıştı.
Daha az hasarla olayı atlatmak için, örgütlenip, savaşçıları eğittikten sonra dönmek üzere, Diyarbakır kuşatmasını kaldırıp geri çekiliyor, savaşçıları dağıtıyor, Muş yöresinde tutunamadığı takdirde, İran’a geçmek için ayrılıyordu. Ankara, bundan sonra yayımladığı bir bildiri ile yalnızca Şeyh Said ve yakın arkadaşlarının peşinde olduklarını, bunların yakalanması ya da teslim edilmesi halinde kimseye dokunmayacaklarını açıklıyor, sükun içinde bir arada yaşama koşullarının yükseltileceği taahhüt ediliyordu.
Şeyh Said, 15 Nisan 1925 günü, Varto’da Çarbühür köyü yakınında Murat nehrini geçerken, bacanağı da emekli Binbaşı Kasım (Ataç) kardeşleri ve akrabalarıyla, Muş cephesi komutanı olan damadı Şeyh Abdullah’ın işbirliğiyle esir alınıp, düşmanlarına teslim ediliyor, Diyarbakır’da kurulu İstiklal Mahkemesi'nde usul yerini bulsun gibisinden yargılanıyor, 29 Haziran 1925 şafağında da, 46 kişiyle birlikte idam ediliyordu. İdam edilenler arasında, Şeyh Abdullah da vardı. Kasım, kardeşleri ve akrabaları ise serbestti.
Kırım günleri
Şeyh'in, idamından hemen sonra, bildiriyle ilan edilmiş "kimseye dokunulmayacak" sözü uçmuş, havaya karışmış, unutulmuştu.
"Şark İslahat (reform) Planı" gereğince ordu müfrezeleri Kürdistan’a dağılmış, "silah toplama" adıyla insan kırımı, yıkım ve yangınlar başlamıştı. Kırımda kadın, çocuk, ihtiyar ayırımı yoktu. Diri diri yakmak dahil, öldürümler de çeşit çeşitti. Türk Genelkurmay, "harekatı anlatan" kitapta, ot yığınlarıyla birlikte insanlar da yanıyor, ateşe verilmiş evlerden fırlayan kadınlar, karşılarında Türk askerlerini görünce, gerisin geri alevlere koşuyor, tanıkların ifadesine göre genç kız ve kadınlar tecavüzden kurtulmak için nehirlere atılıyor, uçurumlardan atlıyorlardı. Fırsatını bulan Kürtler, dağlara sığınıp direniyordu. İnsan kırımı arasında, Kürdistan harabeye çevriliyordu.
Hoybun'dan Dersim'e
Katliamlar sürerken, sınırı aşıp Suriye'ye geçmiş, Kürt önde gelenleri bir araya gelip, kırıma karşı direnme çarelerini ararken, "Hoybun" çatısı altında örgütleniyordu. Türkler 1930 yılında İran ve Sovyetler'in desteğiyle taaruza geçiyor. Tarihe Zilan Soykırımı olarak geçen olayla hareket bitiriliyordu. Bu esnada Dersim sırasını bekliyordu. Türk devleti yol ve kışla inşasından sonra 1937 Mart'ında Seyid Rıza'nın evini bombayarak saldırıya geçiyordu. Kırım 1938'inin sonuna kadar devam etti. Bir hesaba göre 50 bin kişi katledildi. Dersim insansızlaştırıldı.
Sonrası ve PKK
Kürtler, 1960’lara kadar yaralarını derman etmeye, yangın artıklarını, yıkıkları tamire çalıştılar. Sonra, yüz yıllık uykudan uyanır gibi, ağırdan ağıra kıpırdamaya, "ben varım ve buradayım" demeye başladı.
Türk devleti homurtuyu işkence ve cinayetlerle bastırmaya çalışırken, 1978 yılında kurulan "Partiya Karkerên Kurdistan" (PKK) öncü olarak belirmişti. PKK, Kürdistan pratiğinin bir bileşkesiydi. Özgür Kürdistan'ı hedefiyle, bütün inanç ve mezhepleri, toplumsal katmanları şemsiyesi altında toplayan… 15 Ağustos 1984 tarihinde, Eruh’ta tetiklenen ilk kurşundan sonra, başkaldırı boyutlandı. Halk desteğiyle, üç mangalık gerilla gücü, dört yıl sonra ordulaşmıştı. 30 yıl sonra, yasalarla güvence altına alınmasa bile Türklerin koyduğu yasakları yalatıp, Kürt kimliğini kabul ettirmiş, Ortadoğu'da güç, Irak ve Suriye parçalarındaki Kürtlerin hayat güvencesi ordu gücü olmuş, Kuzey’de şehir savunmaları aşamasına geçmişti.