Recep Erdoğan, Mısırlı Esma’nın vurulmasını anlatan tiyatral ortamda, ardından yazılan ağıdı, “hiç bir canlıyı incitmeyen naif, duygulu, pak yürekli adam” rolünde dinliyor, seyircilerine “insaniyet niyetine” ağlıyordu.
Roboskî’de 22 tanesi çocuk 34 Kürt’ü topluca katleden komutanlarıı kutlayan, acımaz adam imajı, o sırada, Kürtlerin belleğinde yeniden tazeleniyor, “rol yapmayı kes” mırıldanması oluyordu.
Rolünde inandırıcı değildi. Çünkü, Afganistan, Hindistan, Pakistan, Çeçenistan ve Afrika’dan derlenip kiralanıp, Türk hükümeti eliyle Suriye’ye salınmış, orada insanlık adına ne varsa musallat edilmiş El Kaide’nin profesyonel katilleri, o sırada talan, hırsızlık yapıyor, çaldıklarını kamyonlara yükleyip, Türk pazarlarına sokuyor, hırsızlıktan arta kalan zamanlarında da, Kürtlerin kafalarını kesip, “Allahu ekber” naraları atıyor, cami hoperlörlerinden, “Kürtlerin kadınları, malları helaldir” fetvaları yayımlıyorlardı.
Ağla insanlık, Türk devleti katillere “Özgür Suriye Ordusu” diyordu. Ordunun sözcüsü de, “Türk devleti, iki gün önce, bize 400 ton silah ve cephane gönderdi” diyordu. O silaharla işlenen cinayetler, kimileri için “kandan kına” olmalıydı.
Türk rejiminin yandaş medyasında göründü ve hemen ardından kayboldu. Suriye’de özgürlük ordusu olan sakallı, uzun saçlı El Kiadeciler yoldan geçen araçları durduruyor, Türk İslamcılarının 1970’lerde Türklere yaptığı onları, ayak üstü dini sınavdan geçiriyor, ancak namazın rekatlarını bilmeyen ikisi gencecik, üç kişinin Alevi olduğuna hükmediliyor, oracıkta kurşunlanıyordu. Sonra, “Allahu ekber” naralarıyla zaferlerini kutluyor, kasede alınmış Kuran yayını yapılıyorlardı.
İnsanlığın utançtan ölüp, yerde çürüdüğü andı, bu. Esma nereden, kimden geldiği bilinmeyen, kör bir kurşuna hedef olduğu için, ona ağlayan adamın, insanlığın katline ayıracak tek damla göz yaşı yoktu. Çünkü, üç kişinin şahsında katledilen insanlık, düşmandı.
Alışık olmadıkları olduğundan mı, bilinmez Türk halkından da tepki yoktu. Türk İslamcılar, 1970’lerde sokaktaki dini sınavdan kalanları, tek kurşunla yere seriyor, Alevi Kürtleri Maraş’ta, Çorum’da kesip doğruyor, Sivas’ta, devlet gözetiminde diri diri insan yakma ayini düzenliyor, avukatları da AKP’den milletvekili oluyordu. 1990’larda Kürtler kaçırılıp, emirle “faili meçhul” yapılıyor, “Allahu ekber” haykırışıyla kesilen öldürülmüş Kürtlerin kulakları, sevgililere küpe olarak armağan ediliyordu.
Yası tutulması gereken buydu. O da, bunlar için, düğün-bayramdı. Ama, “maksat bizde insaniyet var desinler” tiyatrolsalında, Esma için ağlama ayini düzenleniyordu.
Recep Başbakan, ayağı yanmış gibi Karadeniz kıyılarında oradan oraya segirtiyor, bir kere de oralarda, “insaniyet bizde” rolünde, “yufka yüreğini şaha” kaldırıp, “bir kişinin ölümüne sessiz kalmak, bütün insanlığın ölümüne seyirci kalmaktır” diyor, hemen ardından ortalığı kan çanağı, yangın ormanına çevirmekte geciken Batı’yı, “kan ve petrol içenler” diye tarif ediyordu.
Dün sabah uyandığında, Batı için söylediklerini toparlayıp yalamış, yemiş, yutmuş adamdı. Çünkü Batı, onun “özgürlükçüleri”ne yardım için, akbabalar misali hücuma hazırlanıyordu. Kimileri, “insanlık adına” kan görme hevesiyle bahtiyar, Suriyeli Esmaların bedeni, vaaddedilmiş kan fıskiyesiydi.
Yağacak bombaların hangi masumu paramparça edeceği belirsizdi. Çıkar avına çıkan Batı, “terörist” diye, dünyanın dört bir yanında aradığı El Kaide ve müttefikleri Türk devletiyle, Suriye’de, tazelenmiş dostlukla onlarla sarmaş-dolaştı.
Suriye’de rejim diktadır. Bu tamam. Kimsenin itirazı yok. Ama tepesinde akbabalaşan Türk, Suudi ve Katar rejimleri, ona oranla ne derekede demokrat? Ayrıntı hariç, hepsi aynı teknenin hamuru değil mi? Farlılıklarıya birbirinin benzeridir, onlar.
Bu satırların yazıldığı dakikalarda, Batı’nın akbabalar dalışı için son hazırlıkları yaptığı Suriye’nin can dostlarının rejimlerine oranla, insani fazlalıkları, artıları bile vardı.
Kürt, orada da yarı esir, bir kısmının nüfus kaybı bile yok, ama Kürt’tü. Günde beş vakit, “ne mutlu Arabım diyene” ayinine tabii tutulmuyorlardı. Ermeni, Ermeniydi. Süryani kendisi, mabetleri açık, Alevi kimliğini, kişiliğini inkarla yaşamıyordu.
İhvacıları, onun Hint yarım adası kolu El Kaidecileri iktidar yapmak için bela Suriye’nin başına kesilenler, insanlığı talana gidiyorlar. Tarih kokan ülkeyi yok etmeye…
Kandan çiçekler yaratıp, ortasında oturmaya hazırlananların bahanesi, kimyasal silah kullanımı...
Yeri gelmişken, Suriye’de olanlar ulusal kurtuluş mücadelesi değildir. İktidar savaşıdır. Bu çağda, hala sürdülen köleliğie karşı ulusal kurtuluş için başkaldıran Kürtler, TC’de, son yıllarda defalarca kimyasal bombalara hedef oldular. Savaş suçu napalmlara…
Onlar, bedenlerinde taşıdıkları kimyasal izlerle gömüldüler. Türk devleti tetikçileri diye Batı, her defasında gözüne mil çekilmiş körü oynadı, feryatlara kulağı tıkalı kaldı.
El Kaideciler, daha yakın tarihte Kilis’te zehirli gazlarla yakalandılar. Derhal üstü kapatıldı. Ortalığa saldıkları kiralık katiller yetersiz kalınca, şimdi masum sivilleri kırıma çıkıyor, akbabalar. Sanki, bombaların adresi sadece askeri güçmüş gibi yaparak…
Ancak, bugüne kadar can veren yüzbinlerinki gibi, havadan yağacak ölümlerin tek sorumlusu, TC’dir. Çünkü, Batı‘nın verdiği Ortadoğu projesinin eş başkanlığı görevinden vazife çıkararak, karıştırıcılığa çıkan ilkti, o. Kendi içinde sokağa çıkan Kürtlere zehirli gazlarla saldıran TC, orada gösterileri insani hak olarak ilan edendi. Sonra El Kaidecileri silahlandırıp, içeriye salan…
Ağlayan adama, bütün bunların bedeli olarak, vaaddedilmiş armağanı Rojava…
Akbabaların hücumu ve ağlayan adam!
Bütün bir yazının, özetini başa alıyorum: Ağlayan adamın asıl hedefi, Rojava’nın işgali ile fatih olmak ve zamana yayarak ilhaki. Batının, sipariş ettiği karıştıcılık ve üstü kapalı savaşa karşılık, ona vaaddettiği ödül bu. Ağlayan adam için Şam rejimi artık ayrıntı…