
Kendi varlığının Kürt düşmanlığı üzerine bina eden AKP-MHP ortaklığındaki Türk devletinin, Kürt karşıtı siyasetle sonuç alamayacağını belirten PKK Yürütme Komitesi Üyesi Murat Karayılan, “Nasıl ki güneş balçıkla sıvanamazsa, Kürtlerin özgürleşmesinin önüne de artık geçilemez. Çünkü Kürtler bilinçlenmiş; silahlanıp güçlenmiş; siyaseti ve stratejisinin yanı sıra öncü gücü ve özgürlük tutkusu oluşmuş” diye konuştu.
Karayılan, ANF’den Deniz Kendal’ın sorularını yanıtladı. ANF’de iki gündür yayınlanan uzun ve kapsamlı söyleşinin bazı bölümlerini özetleyerek paylaşıyoruz:
Güney ile ilişkileri taktiktir
AKP yönetimindeki Türk devletinin bırakalım bağımsız bir Kürt devletine, bağımsız bir Kürt derneğine bile tahammülü yok. Temel politikası, Kürt karşıtlığı ve Kürt düşmanlığıdır. Güney güçleriyle ilişkileri taktiktir. Bu taktik, Kürtleri çatıştırmak ve yararlanmak içindir. Başka bir şey değildir. Yarın biz silahlı mücadeleyi durdursak, bunlar tekrar tüm ilişkileri keser ve Güney’i hedeflerler. Zaten şimdi Rojava Devrimi’ni boğmak, Kuzey’i tasfiye etmek, Güney’i de kuşatmaya ve denetime almak istiyorlar. Karşı tarafın stratejisi açıkça budur. Buna rağmen birilerinin kalkıp da Türk devletinin bağımsız bir Kürdistan’ı destekleyeceğini sanması gaflettir; böyle bir şey olamaz. Türk devleti, kendi varlık stratejisini Kürtlerin bölgede güç olmaması ve statü kazanmaması üzerine kurmuştur. AKP ve MHP’nin neredeyse tek parti gibi hareket etmelerinin temel nedeni de zaten budur. Kimsenin bu konuda hayalci yaklaşmaması; gerçekleri bütün boyutlarıyla görmesi gerekiyor.
Köylerdeki Türk zulmü
Anlaşılıyor ki, Türk devletinin Nusaybin’de, başta Xerabê Bava, sonra Talatê köylerinde başlattığı işgal, yıkım, yakma ve böylece sonuç almayı öngören operasyonel tutumu, salt Mardin alanıyla sınırlı değil. Şu anda bildiğiniz gibi Garzan’da ve Amed’de de benzer pratikleri var; belki başka yerlerde de olur. Türk devleti bugün AKP ve MHP’nin Kürt halkını sindirme konsepti temelinde bir vahşet uyguluyor.
21. yüzyılda bir devletin gidip koskoca bir köyü işgal ettiği; oradaki evleri yaktığı, yıktığı, insanları işkenceye tabi tuttuğu, köy meydanlarında zulüm uyguladığı, beslenemeyen hayvanların susuzluk ve açlıktan ölmelerine neden olduğu nerede görülmüş! Ama Türk devleti, Xerabê Bava’da yapıyor bunu. Giderek bunu diğer bölgelere de kaydırıyor. İşte gördük; Amed’de genç bir insanımızı şehit etti. Mardin ve Amed’de bu vahşi faşist operasyonlarda yaşamını yitiren insanlarımız için hem tüm Kürdistan halkına, hem de ailelerine başsağlığı diliyorum. Onlar Kürt kimliklerini savundukları, onurlarını, şereflerini ve haysiyetlerini korudukları için Türk devletinin hedefi haline geldiler. Özellikle Xerabê Bava ve Talatê köylerinde halkımızın sergilediği onurlu direnişi de selamlıyorum. Düşmanın vahşetine karşı elinde hiçbir imkan olmadan kendi kimliğinde ısrar etmek, onurunu böylece korumak kadar daha değerli bir şey olamaz. Bu insanlarımız da bugün bunu yapıyor ve bu hiçbir zaman boşa gitmeyecek haklı bir toplumsal direniştir.
Anlaşa anlaşa Bab’a geldi
Türk ordusunun yanındaki bir takım çetelerle 7 ay ardından Bab’a girmiş olması, öyle askeri güç ve kudretten ziyade, politik-diplomatik görüşmelerle olmuş bir şeydir. Türk devleti önce ABD’den 20 km’ye kadar Suriye içlerine kadar ilerleme izni aldı. Rusya’dan ise 25 km’ye kadar izin aldı. DAİŞ’ten Exterîn’e kadar (ki o da 35-40 km oluyor) izin aldığı açığa çıktı. Yani Cerablus’a, Dabik’a, Rai’ye bu temelde anlaşmalarla girdi Türk ordusu.
Türk devleti 20 km’yi geçince ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyon yardımı kesti. Fakat Türk devleti bir hamle yaparak Rusya ile Halep üzerinden bir anlaşma yaptı. Exterîn’e kadar gelince DAİŞ’le yaptıkları anlaşmaya takıldılar. Türkiye, “biz sınırımızdan, yani Cerablus’tan sizi çıkarmak zorundayız; biz gelmezsek, zaten YPG gelecek” gibi argümanlarla DAİŞ’i belli bir yere kadar ikna etmişti. Ama sonra Bab’a da girmeyi dayatınca DAİŞ bunu kabul etmedi. Dolayısıyla ilk kez çatışma çıktı.
Bu çatışma iki aya yakın bir zaman sürdü. Çatışmayla Bab’ın bırakalım bir mahallesini, bir evini bile alamadılar. İlerleyecek bir performanslarının olmadığını görünce de tekrardan DAİŞ’le anlaştılar. DAİŞ, Bab’dan kendi rızasıyla çıktı.
TC’nin dar hesapları yetmez
Türk ordusunun Bab’a girişini sağlayan bu anlaşmalar dizisidir. Tüm amacı Kürtlerin önüne engel çıkarmak, yani her iki kantonun birleşmesinin önüne kütük gibi bir set çekmektir. Bunu da başarı sayıyor. Burada bir başarı yok. Zaten Kürtler de artık kantonların birleşmesini değil, Kuzey Suriye’de bir federasyonlaşmayı önlerine koymuş bulunuyorlar. Yani Arap halkıyla ve siyasi güçleriyle birlikte sadece üç kantonla sınırlı bir alanı değil, Kuzey Suriye’nin tümünde bir federasyonlaşmayı öngören bir mücadeleyi hedeflemiş bulunuyor. Bu mücadele sonuca giderse, zaten hepsi birleşmiş olacak. Türk devleti dar hesaplarıyla Rojava Devrimi’nin önüne geçmeyi planlıyor ama bu mümkün değildir. Akıntıya karşı kürek çekiyor.
Neden Minbic’i tehdit ediyor
AKP sık sık Bab ardından Minbic ya da Reqa’ya dönük operasyon yapmaktan bahsediyor ama Türk devleti kendi gücüyle Minbic’a giremez. ABD’nin yeni yönetimini bir tercihe zorlayıp “ya ben ya da YPG” diyor. Kendisini şımarık bir çocuk gibi dayatıyor. Eğer ABD onay verirse Minbic ve Reqa’ya açılacakmış. ABD nasıl onay verecek? Orayı alanlar kanla aldılar.
Reqa operasyonu, zaten 2 aydan beridir QSD tarafından başlatılan bir süreçtir. Bu güçlerin Reqa’yı kuşatmasına az kalmıştır. Buna rağmen Türk devleti, ABD ile birlikte Reqa’ya girebileceğinden söz ediyor.
Aslında Türk devletinin Reqa’dan, Minbic’dan bu kadar bahsetmesinin üç amacı var:
* İç siyasete dönüktür. Biz çok güçlüyüz, her tarafa el atabiliriz ama ABD ve uluslararası güçler yol açmadıkları için Bab’la sınırlı kalmak zorunda kaldık, demeye getiriyorlar. Halbuki ABD ‘hadi ilerleyin’ dese, ilerleyecek takati de yoktur.
* Sürekli bu istemleri ileri sürerek, Bab’da kalıcı olmanın zeminini yaratmaya çalışıyor. Bilindiği kadarıyla Rusya’yla anlaşmaları gereği, Bab’ı aldıktan sonra rejim güçlerine devretmeleri gerekiyor. Ama Türk devleti bunu yapmayacak. Rusya’ya verdiği sözü tutmayacak. Bu yüzden, bu sefer de ABD’ye dayanmak istiyor. ABD’ye dayanarak Bab’da kendisini kalıcı hale getirmek istiyor.
* Özellikle ABD’yi töhmet altında bırakıp PKK’ye karşı daha fazla destek peşinde koşmasıdır. Yani kendisini akıllı gören Erdoğan ve ekibi, bu taktik numaralarla Bab’da kendisini kalıcı hale getirecek; yapabilirse Minbic’i de alacak; bir de PKK’ye karşı daha bol miktarda destek almış olacak.
Reqa çıkışları blöftür
Reqa’dan söz etmesi ise kesinlikle blöf ve yalandır. Öyle bir gücü yoktur. O bunları dayatarak belirttiğimiz bu üç amaç peşinde koşmaktadır.
Bu amaçlarına ulaşmak için çeşitli biçimlerde kendisini dayatabilir. Örneğin Minbîc’e ya da Efrîn’e saldırı taktiklerini geliştirebilir. Zaten görüldüğü kadarıyla, sürekli Rojava sınırına saldırılar yapıyor... Bu tür saldırılar yaparak YPG’nin bir gücünü güvenlik nedeniyle sınırda tutmasını sağlıyor; böylece QSD’nin Reqa operasyonunu zayıflatmaya çalışıyor.
Tarih onlara gösterecektir
Tarih, bunların böyle Kürt karşıtı siyasetle sonuç alamayacağını gösterecektir. Nasıl ki güneş balçıkla sıvanamazsa, Kürtlerin özgürleşmesinin önüne de artık geçilemez. Çünkü Kürtler bilinçlenmiş; silahlanıp güçlenmiş; siyaseti ve stratejisinin yanı sıra öncü gücü ve özgürlük tutkusu oluşmuş.
İKİ ÇARPICI ANEKDOT
Karayılan, AKP’nin yeniden Güney Kürdistan’a işgal girişimine karşı yapılacakları ve Türk ordusunun böyle bir takatinin olup olmaması konusunda değerlendirmeler yaparken Zap hezimetini hatırlattı. Türk ordusunun Zap’taki hezimetinin askeri ve siyasi sonuçlarına dikkat çeken Karayılan, Kürt Özgürlük Hareketi’nin büyüyüp gelişmesi ve diyalog sürecine vesile olmasının yanı sıra Türk ordusunun iç siyasette bastırılmasını da sağladığını söyledi. Karayılan, bu değişiklerin Güney’e yansımasına da işaret etti. Öcalan’ın Türk devletine tesliminden sonra silahlı mücadelenin durmasıyla Türk devletinin Güney Kürdistan güçlerine ihtiyacı kalmadı gözüyle bakıp ‘kırmızı çizgiler’ eşliğinde kenara ittiğini, ancak Zap sonrası yeniden ilişki geliştirerek PKK’ye karşı hizalamaya çalıştığını vurguladı. Karayılan, o dönemle ilgili iki görüşmesine dayalı anakdotları da ilk kez anlattı:
Talabani’nin aktarımı
Zap operasyonundan sonra, sanırım Nisan veya Mayıs ayında Sayın Celal Talabani, Federal Irak Cumhurbaşkanı olarak Türkiye’yi ziyarete gitmişti. Ziyaretten sonra Sayın Mam Celal ile bir görüşmemiz olmuştu. O zaman bana, “Resmi protokol görüşmeleri bittikten sonra Erdoğan ve Abdullah Gül, içerideki tüm tutanakçıları, tercümanları, herkesi dışarı çıkarttılar; kapıları kapattılar; yalnız ikisi ve ben kaldık ve bana, ‘bu PKK Zap’ta nasıl böyle yaptı; orduyu nasıl böyle yendi’ diye sordular. Adeta gözleri gülüyordu. Sizin Zap’ta başarı kazanmanıza her ikisi de çok sevinmişti” dedi. Kendisi de o zaman bildiği kadarıyla operasyon sürecini onlara anlatmış.
Barzani’nin aktarımı
2005 sonunda Sayın Neçirvan Barzani ile bir görüşmemiz olmuştu. Kendisi o vakit bana, “Ben Kürdistan Bölgesi Başbakanı olarak Türkiye’ye gittim. Orada protokol gereği bana unvanımı sordular. Ben de ‘başbakan’ dedim. Karşılığında, (Türkçe olarak) ‘olmaz’ dediler. Bunu ısrarla birkaç kez tekrarladılar; her seferinde benden unvanımı sordular, ben de başbakan olduğumu söyledim ama karşımdaki yetkili de her seferinde ‘olmaz’ dedi. Türk devleti, hiçbir zaman Kürtlerin bir başbakanının olmasını istemez, hazmetmez” dedi. Sayın Neçirvan Barzani bunu bizzat söyledi bana. Tabii ki söylediği şeyler, doğru şeylerdi ve bugün de Türk devleti aynı zihniyet yapısı içerisindedir.
HABER MERKEZİ