Öncelikle yasımı paylaşmak istiyorum.Bir yoldaşımızı daha yıldızlara yolculadık. Kürt özgürlük ve kadın hareketinin “karınca misali” bir neferi olan Fadile Bayram son isyanını gerçekleştirdi. Tüm parti, kurum ve yapılarımız bu isyanı doğru okumalıdır.

Halkı küçümsememek gerekir. İyi bir gözlemcidir ve nitelikli değerlendirme yapma melekesine kavuşmuştur. Özetle, bu minvalde en değme siyasetçiye taş çıkartacak hale gelmiştir.

Makalenin başlığı ayakları yere basmayan ve bulutlarda gezinmeye çalışanların, günlük yaşadığını iddia ederek tepeden baktığı halkın bir ferdine aittir. Onun bir değerlendirmesinden yapılan bir alıntıdır.

12-17 Mayıs 2015 tarihleri arasında Amed’te 1.Amed Kitap Fuarı gerçekleştirildi.

TÜYAP (Tüm Fuarcılık A.Ş.), Türkiye Yayıncılar Birliği ile birlikte 5 yıl Diyarbakır’da Kitap Fuarı organize etmişti. Ancak bu yıl, ekonomik gerekçeler ileri sürerek Kitap Fuarı organizasyonundan vazgeçmişti. Artık okuma tadının farkına varan Amed halkının, kendi göbeğini kendisi kesmesi gerekiyordu.

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığının ilgili birimleri, Yayın evleri ve Diyarbakır’da bulunan yazar ve şairlerin örgütlendiği kurumlar bu yılki fuarı birlikte gerçekleştirdiler.

Başarılı ve dolu dolu bir fuar oldu. Ciddiye alınıp eleştirilecek önemli bir aksaklık ve eksiklik yaşandığını söyleyemem. Kutluyorum. Bir okur olarak emeği geçen herkese de teşekkür ederim.

TÜYAP’a göre okur ziyareti ve sirkülasyonu düşük oldu ama kitap satışı noktasında memnun olmayan yayın evi (yaklaşık 70 stant açılmıştı) sayısı bir elin parmak sayısını geçmedi diyebilirim. Bana göre yerel organizasyon rüştünü ispat etti.

Bu nedenle yayınevleri, fuarın son gününde;  gelecek yıl da bu çerçevede bir organizasyonun yapılması için taleplerini yazılı olarak Büyükşehir Belediye Başkanlığına iletmek üzere çalışma başlattı.

Önemli bir nokta da, Kürtçe basılan eserlere olan memnun edici ilgiydi. Bu eserlerin satışı son yılların en yüksek rakamına ulaştı. Edebiyatta rönesans dalgası büyüyor. 

Fuar programı kapsamında LİS yayınevi tarafından basılan ve insan hakları mücadelesi sürecindeki anılarımı içeren “İZ” adlı kitabımı imzalıyordum.

Bir okur kitabı imzalattıktan sonra sohbet etmek istediğini söyledi. “İsterken bir göz, Tanrı verdi iki göz” misali haz duyup, memnuniyetle kabul etmiştim.

Aramızda özetle şöyle bir diyalog yaşandı.

“Hocam, Kürt sorununun çözümü sizce nasıl bir seyir izleyecek, AKP çözüm süreciyle ilgili samimi mi?”

“Sevgili arkadaşım, çözüm süreci ve AKP’ye seçimden karlı çıkmak için AKP’nin kendisi için uygun koşul oluşturmasının ötesinde bakmak gerekir. Böyle bir arzusu da olabilir. Ancak, AKP ideolojik, örgütsel ve kadrosal olarak çözümün bir dinamiği değil, bir takozu olma noktasındadır. Çünkü ümmetçidir, şimdilik hegemonik politika ve propagandayı esas alan bir partidir ve totaliter anlayışa sahip kadroların egemenliğindedir. Bugüne kadar tartışılan noktalara ve yapılanlara baktığımızda, Kürtlerin asgari talepleri ile devletin azami kabulleri arasındaki makas açısı çok fazladır. Makas kapanabilir mi, bana göre bu realitelerde çok zor. Kürt ve Türkiye özgürlük mücadelesinin tüm dinamikleri bu makası daraltmak için devlete ve AKP’ye basınç uygulamaya çalışıyor. Başarılı olur mu, onu da zaman gösterecektir. AKP, bir süre daha mücadele dinamiklerini oyalayarak atıl hale getirmek, içten içe çürütmek ve parçalatmak için çözümün tarafıymış gibi görünebilir. HDP’nin anti-demokratik barajı aşmaması için söylediklerine bakmak gerekir. Çözüm taraftarı olan bir parti ve anlayış böyle davranır mı? Son iki ay içinde HDP’nin binalarına, propaganda araçlarına, üye ve gönüldeşlerine yapılan; artık sayısının çetelesini tutmakta zorlandığımız saldırıları AKP’nin niyet, arzu ve yönlendiriciliğinden ayrı düşünebilir miyiz?”

“Hocam, bana göre; AKP artık bir derin devlettir. Bu saldırılar onun derin yapılar üzerinden gerçekleştirdiği olaylardır. Türkiye’nin ve halklarımızın geleceğini ateş topuna dönüştürüyor. Kürtlerin kendini ifade etmesinin önü kesildiği, hak ettiği noktalarda olmaları engellendiği ve talepleri bastırıldığı için isyan edip 35 bin can verdi. Haklarından ve taleplerinden vazgeçme niyetinde de değiller. Maazallah, bu saldırılar ve baskılar nedeniyle baraja takılırlarsa, kim AKP’nin Kürdistan’daki teşkilatlarına yönelik saldırılar olmayacağının garantisini verebilir? Kim önleyebilir? AKP’nin seçilecek milletvekilleri halkın içine çıkabilir mi? Onları korumak mümkün mü? Kürtler, batıda yaşayan akrabaları ve dostları saldırılara maruz kalıp mağdur olurken kendi ülkelerinde sessiz kalır mı? Batıdan gelip Kürdistan’da görev yapanların can güvenlikleri olur mu? Savaşın mağduriyetini ve acısını iliklerine kadar hisseden Kürt çocuklarının, gençlerinin bu yönlü reflekslerini kim engelleyebilir? İşte benim ateş topu dediğim budur. Umuyor ve diliyorum böyle bir durum yaşanmaz.”

Okur çok dikkat çekici bir değerlendirme yapmış, herkesin üzülebileceği bir öngörüde bulunmuştu. Ben de onun gibi umuyor ve diliyorum ki, böyle bir süreç yaşanmadan “onurlu bir barış”la Kürt sorunu çözülür.