
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın İzleme Kurulu'na ve Dolmabahçe açıklamasına karşı olduğunu söylemesi tam anlamıyla çözüm sürecine yönelik bir müdahale özelliği taşımaktadır. Nitekim Dolmabahçe açıklamasına katılan Yalçın Akdoğan da dahil çok sayıda AKP’li tam bir ağız değişikliği yaparak “PKK’nin süreci zehirlediğini” iddia etmektedir.
Güya Selahattin Demirtaş’ın ve Kandil’in açıklamaları süreci bozmuş! Oysa 28 Şubat Dolmabahçe açıklamasından sonra sürece ilişkin Kandil’den herhangi bir açıklama gelmedi. Böyle bir şeye biz tanık olmadık. Selahattin Demirtaş ise sadece “Tayyip Erdoğan’ı başkan yaptırmayacağız” dedi. Yani o da sürece ilişkin olumsuz bir açıklama yapmadı. En azından basına böyle bir şey yansımadı.
Peki gerçek böyle olmasına rağmen, AKP neden gerçek olmayan bu açıklamaları yapıyor? Belli ki deyim yerindeyse öküz altında buzağı arıyorlar. Kendileri Tayyip Erdoğan’ın talimatı doğrultusunda tutum değiştirip çözüm sürecine karşı çıkıyorlar. Fakat bunu halka karşı açıkça söyleyemiyorlar. Çünkü bunun faturasının ağır olacağını biliyorlar. Çünkü çözüm süreci toplumun çok büyük bir kesimi tarafından aktif olarak destekleniyor.
Bu nedenle masadan kaçtıklarını söyleyemiyorlar. “PKK’nin süreci zehirlediğini” söyleyerek sorumluluğu PKK’nin üzerine atmaya ve kendi gerçek yüzlerini gizlemeye çalışıyorlar. 28 Şubat günü “çözüm süreci iyi işliyor” diyen Yalçın Akdoğan bile, şimdi bu sözlerini unutarak “PKK terör örgütü silah bırakmadıkça süreç ilerlemez” diyor. Peki sormazlar mı: Bu ne perhiz, ne lahana turşusu? Dolmabahçe’de açıklama yapılırken PKK’nin elinde silahlar yok muydu?
Belli ki Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan sürece karşıdır ve gelişmeleri geri çevirmek için müdahalede bulunmuştur. Son dönemlerde sürece ilişkin Tayyip Erdoğan’ın yaptıklarını ve söylediklerini incelerse insan bunu rahatlıkla görebilir. Tayyip Erdoğan’ın sürece yönelik sert bir müdahalede bulunduğunu anlayabilir.
Nitekim Dolmabahçe açıklamasına ve İzleme Kurulu'na karşı olduğunu açıkça söylemiştir. PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın Newroz Mesajı için olumsuz görüş belirtmiştir. “Kürt sorunu yoktur” ve “PKK silah bırakmalıdır” diyerek basını bunları tartışmaya yöneltmiştir. Orduya yönelik açıklamalarıyla geçmişi telafi etmeye çalışmıştır. Nejdet Özel’in açıklamaları ve süreci gerginleştirmesi bu temelde gerçekleşmektedir. Hakan Fidan’ın geri döndürülmesi bile bu temeldedir.
Halbuki Dolmabahçe açıklaması ve PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın Newroz mesajıyla toplum rahatlamış ve barış umutları ciddi bir biçimde güçlenmişti. Herkes İzleme Kurulu'nda hangi isimlerin yer alacağını ve bundan sonra hangi adımların atılacağını tartışıyordu. Bizzat AKP yöneticilerinin kendileri “Süreçteki krizin aşıldığını” belirtiyorlardı. Yani herkesin yüzü gülüyordu.
İşte böyle bir ortamda Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın süreç karşıtı açıklamaları ortama bomba gibi düştü. Tayyip Erdoğan’ın bu tutumu gülen yüzleri kararttı, yeşermekte olan umutları kırdı, adeta herkesi şaşkınlık içine soktu. Bunu herkesten çok da sürece inanan AKP’liler yaşadı.
Peki Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bunları niye yaptı? Böyle çok riskli bir biçimde çözüm sürecine açıkça neden karşı çıkıyor? Belli ki çözüm süreci temelinde atılan adımlar HDP’yi güçlendirdi de ondan! Demokratik zihniyete ve politikalara sahip olmayan AKP’nin oy oranında ciddi bir düşüş yaşanıyor da ondan!
Kısaca AKP artık ciddi bir çöküşü yaşıyor. Bu durumun üstünü örtmek ve gizlemek artık mümkün olmuyor. AKP kendi içinde ciddi bir çatırdama yaşamış bulunuyor. Artık AKP sihri bozuluyor. İşte eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün tutumu ortada. Tayyip Erdoğan’ın yönetimi altında çalışmayı reddetti ve alternatif bir yönetim adayı olarak beklemede duruyor.
Diğer yandan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın söylediklerinin artık üstünü örtmek mümkün değil. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın tutumu ve söyledikleri üzerine yaptığı açıklamalar anlaşılırdır ve herkesin ortak düşüncesi durumundadır. Dahası düşüncelerinin Abdullah Gül ile paralelliği gözden kaçmamaktadır.
Tabi bunlara bir de Bülent Arınç ile Melih Gökçek kavgasını eklemek gerekir. Birbirlerinin yaptıkları yolsuzluklara ilişkin iddiaları dikkat çekicidir. Bu durum daha önceki dört bakanın yaptığı yolsuzlukla birleştirilirse, o zaman AKP’deki yolsuzlukların nereye vardığı daha iyi görülür.
Dahası bu tür tartışma ve açıklamaların giderek artacağı anlaşılmaktadır. Nitekim Hüseyin Çelik’in söyledikleri de Bülent Arınç’ın ki gibi adeta AKP’ye yönelik bombardıman niteliğindedir. Üç dönem mağduru eski milletvekillerinin benzer muhalif duruşlarının artacağı anlaşılmaktadır.
Kısaca AKP çökmektedir, yaprak gibi dökülmektedir. Artık AKP devrinin geçtiği anlaşılmaktadır. 7 Haziran genel seçimlerinin AKP için sonun başlangıcı olacağı görülmektedir. Nitekim bir yandan kendi içinde pul pul dökülürken, diğer yandan da oy oranının ciddi bir biçimde düştüğü gözlenmektedir. 7 Haziran seçimleri AKP açısından bir son olacağa benzemektedir.
İşte Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın çok risk içeren müdahalesi böyle bir ortamda ve bu olumsuz gidişe dur diyebilmek için gerçekleşmektedir. Güya bu tarz bir müdahale ile AKP’deki dökülme ve parçalanma engellenmeye çalışılmaktadır. Yine AKP’nin yaşamakta olduğu çok ciddi düzeydeki oy kaybının önü alınmak istenmektedir.
Peki bütün bunlar mümkün müdür? Erdoğan müdahalesi AKP’de yaşanan çöküşü önlemeye yeter mi?
Belli ki bu sorulara pozitif cevap vermek mümkün değil. Dahası Erdoğan müdahalesinin AKP’yi kurtarması bir yana, tersine çöküşü daha da artırdığı gözlenmektedir. Nitekim iç bölünme ve parçalanma doğrudan Tayyip Erdoğan’a dönük olmaktadır. Yine HDP’ye saldırılar milliyetçi oyların AKP’ye yönelmesine yol açmamaktadır. Neden yol açsın ki? Eğer mesele HDP’ye ve Selahattin Demirtaş’a saldırıysa, bunu MHP’liler zaten fazlasıyla yapmaktadır. Dolayısıyla HDP’ye saldırıp ortamı gerginleştirmenin AKP’ye oy kazandırması mümkün değildir.
Artık AKP devrinin sonu gelmektedir. Çünkü AKP tüm barutunu bitirmiş durumdadır. Dahası yolsuzluklar, yalanlar, yokluklar ve yoksulluklar o kadar büyümüştür ki, artık bunların üstünü örtmek ve bu temelde toplumu aldatmak mümkün olmamaktadır.
Buna karşılık demokrasi hareketi giderek güçlenmekte ve HDP’de yaratılan demokratik birlik 7 Haziran seçimini kazanmak için en güçlü aday haline gelmektedir. Yani şimdiye kadarki alternatifsizlik aşılmıştır. CHP ve MHP’nin koltuk değnekliğine dayanarak yaşamak sona ermektedir. 7 Haziran seçimi AKP’nin çöktüğü, alternatif olarak HDP’nin iktidara yürüdüğü bir seçim olacağa benzemektedir.