Suriye krizine müdahil olan ülkelerin karşılıklı hamleleri ve sorunu derinleştirme çabaları devam ediyor.
ABD’nin ortaya attığı “güvenli bölge” ile Rusya’nın gündeme getirdiği Adana mutabakatı, Suriye’deki krize çözüm bulmaktan ziyade Kürtlerin TC tehdidiyle nasıl kontrol altına alınmaya çalışıldığını ortaya koymaktadır.
Suriye iç savaşının başından bu yana Kürtlere yaklaşım, gerek uluslararası ve gerekse bölgesel güçler arasında bir takım çelişki ve çatışmalara neden olmuştur. Özellikle de TC’nin ABD ve Rusya ile ilişkilerinde bu sorun daha da belirginlik kazanmıştır.
Bölgede hem askeri, hem siyasi, hem de toplumsal örgütlenme bakımından en disiplinli yapı olan Kürtler, Öcalan’ın demokratik ulus perspektifiyle bir yandan Müslüman Araplar ve diğer bölge halklarını diğer yandan Hıristiyan Asuri-Süryanileri ortak paydada birleştirmeyi başaran en temel aktöre dönüştürdü.
Bu durum ne ABD’nin, ne Rusya ve rejimin, ne de Kürt düşmanlığını devlet politikasına dönüştürmüş olan TC’nin işine gelmiyor.
Kürt düşmanı TC, tarihin bin yıllık dilimi içinde adları sürekli birlikte telaffuz edilen Kürtler ve Türkleri düşmanlaştırdıkça, Kürtler başka güçlerle ittifak yapmaya yöneldi. Bunun sonucunda ilk defa bölgede Kürt-Arap ittifakı gelişmeye başladı. Bunda Osmanlı’nın 400 yıl boyunca bölge halklarına ve özellikle Araplara uyguladığı zulmün büyük payı var.
8 yıldan sonra Arap ülkeleri yeniden Şam’la ilişkilerini normalleştirirken, Suriye krizine bodoslama dalan Erdoğan TC’si, sırf Kürtler hiçbir hak elde etmesin diye tükürdüğünü yalamaya, Şam’la yeniden ilişki geliştirme arayışına girdi.
6 Şubat’ta Washington’da gerçekleşen ABD-TC heyetleri arasındaki görüşmenin de 14 Şubat’ta TC-Rusya arasında yapılacak görüşmenin de ana konusu, Kürtlerin öncülük ettiği Kuzey Suriye halklarının siyasi-askeri, toplumsal gücü ve bu gücün bölgesel çaptaki muazzam etkisi.
Kürtlerin bölge halklarıyla, farklı kültür ve inanç gruplarıyla geliştirdiği demokratik ittifak bölgenin kaderini değiştirebilecek karaktere sahip. Bu nedenle hangi uluslararası veya bölgesel güç ne tür hesaplar yaparsa yapsın, sonuçta tüm hesaplar Kürtlerin geliştirdiği bu alternatife ve bölgede elde ettiği kilit konuma çarpıp ona göre yeniden şekillenmek zorunda kalıyor.
Bu açıdan Kürt düşmanlığı temelinde Türkiye’nin her şeyini pazarlayan, ABD ile Rusya arasında sözde diplomasi trafiğinden başı dönen Erdoğan ve TC, kısa vadede Efrîn gibi, Cerablus, Ezaz, Bab gibi görece kazanım elde etmiş olsa da orta ve uzun vadede Arap coğrafyasının nefreti ve düşmanlığını kazanmış olarak çok ciddi kayıplar yaşayacaktır.
Bölgesel güç olma hayali içindeki Erdoğan ve TC, Kobanê direniş sürecinde bin yıllık ittifakın ruhuna uygun davranmış olsaydı, bugün bölge denklemi ve TC’nin konumu kuşkusuz çok daha farklı olacaktı. Ancak Erdoğan tarihten yeterli dersi çıkarmamış olacak ki, Türklerin bölgesel güç olmalarını sağlayacak yegane güç Kürtleri karşısına alıp düşmanlaştırdı. Bunun sonucunda da ABD ile Rusya arasında “Kürtler hak kazanmasın” diye çırpınan bir zavallıya dönüştü.
Gerek Kürtlerin bölgesel gücünü ve gerekse buna karşı TC’nin düşmanlıktan kaynaklı zavallılığını gören ABD, Rusya, İran, Suriye rejimi ve Arap dünyası bunu TC’ye karşı her fırsatta kullanmaktan geri durmadı.
Kendi içinde domates, patlıcan, soğan fiyatlarına ayar çekme, naylon poşet gündemiyle uğraşan Erdoğan diktatörlüğündeki TC’nin, yedeğindeki Selefi-İhvancı çetelerle Suriye halklarına, Kuzey Suriye bölgesine nasıl bir ‘istikrar’, ‘güven’ ve ‘huzur’ getireceğini varın siz düşünün.
Bu açıdan ‘Reis’ Erdoğan’ın kuyruğuna takılan KDP ‘reisi’ Barzani’nin Ürdün ziyareti, ardından Ürdün Kralı Abdullah’ın TC’ye gidişi, bu iki ‘ziyaret’ arasında Efrîn’i işgal eden, talan, tecavüz, demografik yapıyı değiştirme dahil her türlü insanlık suçu işlemiş çetelerin bir hafta boyunca Hewlêr’de, bölgesel Kürt Parlamentosu’nda ağırlanması, Suriye’de Kürtler öncülüğünde gelişen demokratik özgürlükçü yaşam pratiğinin ortadan kaldırılmasını amaçlayan yeni bir planın habercisi olmaktadır.
15 Şubat’ta DAİŞ’ın askeri varlığının YPG eliyle sona erdiğinin resmen açıklanmasının beklendiği bir dönemde ulusal birlik ruhunu güçlendiren Kürtler, Barzani’nin perde arkası gizli planlarına rağmen, hiç bir uluslararası ve bölgesel güçten bir beklenti içine girmeden DAİŞ sonrası geleceğini bölge halklarıyla birlikte, kendi elleriyle inşa etmeye devam edecektir.