Bizler öğrenciyken ilk ve orta dereceli okul kitaplarında Osmanlı tarihi çeşitli dönemler halinde ifade edilirdi. Kuruluş dönemi, yükseliş dönemi, duraksama dönemi, gerileme dönemi ve benzerleri gibi. Bu dönemlerden bir tanesi de “istibdad dönemi” olarak adlandırılırdı. Sultan İkinci Abdulhamit’in dönemi bu sıfatla ifadelendirilirdi. Buna “Devr-i İstibdad” denirdi. Sultan Abdulhamit’in yaptıkları bu temelde sıralanırdı.

İstibdad baskı anlamına geliyor. Dolayısıyla otuz üç yıllık Sultan Abdulhamit dönemi genelde “Baskı devri” olarak tanımlanırdı. Bu temelde de Sultan Abdulhamit’in uyguladığı baskılar anlatılırdı. Yeni Sultan’ın ilk işinin daha yeni kurulmakta olan Meclis-i Mebusanı dağıtmak olduğu belirtilirdi. Yani Sultan Abdulhamit, Osmanlı sisteminde yeni kurulma adımı atılan Meclisi dağıtmış ve kendi mutlak idaresini tesis etmişti.

Sultan Abdulhamit’in yaptıkları bununla da sınırlı değildi. Bir “Hafiye ordusu” kurduğu, böylece ispiyonculuğu örgütleyerek ülkeyi bu temelde yönettiği yazılırdı. Öyle ki komşunun komşudan şüphelendiği bir ortam oluşturulmuştu. Zaten bu biçimde aşırı kuşku içinde yaşadığı için kendisine “Vesveseli Sultan” da denilmişti. Kendisini, dolayısıyla iktidarını çağrıştırdığını düşündüğü bazı kelimelerin konuşulmasını bile yasakladığı yazılırdı. Kendisi için yaptırdığı sarayında böyle bir kuşku ve bundan doğan baskı altında tam otuz üç yıl iktidarda kalmıştı.

İkinci Abdulhamit’in geliştirdiği kendine has politikaları da vardı. Mesela bir tanesi kendine ait Kürt politikasıdır. Kürt ağa ve aşiret reislerinin çocukları için “Aşiret Mektepleri” kurdurtmuştu. Yine Kürtleri “Hamidiye Aşiret Alayları” biçiminde örgütlemişti. Bunlarla Kürt toplumunu denetim altına almış ve bu biçimde Kürtlerde ulusal bilincin gelişmesini engellemişti. Yine “Kurtlarla birlikte ulumak” biçiminde ifade ettiği bir politika geliştirmişti. Bununla da muhalefetin geliştirdiği görüşleri onlardan önce söyleyerek ve bu biçimde muhalefeti tanıyarak etkisiz kılmayı amaçlamıştı.

Bütün bunları uzun uzun niye yazıyoruz? Çünkü benzer bir iktidar ile şimdi de karşı karşıyayız da ondan. Eskiden başbakan, şimdi de cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın tutumu ve politikaları Sultan İkinci Abdulhamit’e benzetilirdi. Hatta kendisinin de bundan memnun olduğu söylenirdi. Son gelişmeler ise söz konusu bu görüşleri iyice doğrular bir nitelik kazandı. Sultan Abdulhamit’in “Devr-i istibdadını” aşan bir baskı ve zulüm sistemi örgütlenir ve uygulanır hale geldi.


Erdoğan'ın devr-i iktidarı 

Tayyip Erdoğan kişiliğinin bir taklit kişiliği olduğu görülüyor ve biliniyor. Taklitçi kişilikler içi boş olan ve gördüğüne öykünüp onları uygulamaya çalışan kişiliklerdir. Bu nedenle yanardöner özelliğe sahiptirler. Dahası özden yoksun oldukları için aşırı şüphecidirler. Bir de ihtirasları çok fazladır. Bu nedenlerle ve de boşluklardan yararlanıp gücü ele geçirirlerse, o zaman iktidarlarını korumak için yapmayacakları şey olmaz. Her türlü baskı ve zulüm yöntemini çekinmeden uygularlar. Tek ölçü kendi iktidarlarının korunması olduğu için, bunun gerektirdiği her şeyi yaparlar.

Şimdi bu çerçevede Tayyip Erdoğan’ın devr-i iktidarına dönüp bir bakalım. 3 kasım 2002’de yapılan genel seçimde yaşanan boşluktan yararlanarak birden bire ve kendisinin de bu kadarını umut etmediği bir biçimde tek başına iktidara geldiği bilinmektedir. Bülent Ecevit’in başbakanlığındaki sosyaldemokrat-milliyetçi-liberal koalisyon hükümetinin yaşadığı iflas buna yol açmıştır. Ancak o dönem demokratik güçlerin yaşadığı zayıflık ve yarattığı boşluk da bunun esas nedeni olmuştur.

İlk dönemlerde iktidar olabilmek için bazı zorlanmalar yaşamış ve belli bir mücadele yürütmüştür. Özellikle Ortadoğu’da yaşanan savaş ve bu nedenle küresel kapitalist güçlerin Türkiye’de istikrarlı bir hükümete ihtiyaç duymaları, söz konusu iktidar mücadelesinde Tayyip Erdoğan’ın en güçlü dayanağı olmuştur. Tayyip Erdoğan’ın ustalığı işte bunları görmesi ve tereddütsüz bunlardan faydalanmayı bilmesidir. Bir de yürüttüğü mücadelede belli ölçüde gözü kara davranmasıdır.

Bu temelde Tayyip Erdoğan uzun süre ABD denetiminde ve gözetiminde iktidarını sürdürmüştür. ABD’nin “Radikal İslam’a karşı ılımlı İslam” politikasından ustaca yararlanmıştır. Yine bölgedeki çatışmada ABD’nin yaşadığı zorlanmalara cevap verecek bir politika izlemeyi bilmiştir. Bunlara dayanarak içteki iktidarını ve toplum üzerindeki etkisini güçlendirmiştir. Özellikle maddi olarak besleme temelinde kendine dayanak olan yeni bir toplumsal kesim oluşturmayı başarmıştır.


Karşıtları etkisiz kılma politikası 

Tayyip Erdoğan’ın ve başkanlığını yaptığı AKP’nin marifeti, bu çerçevede dışarıdan aldığı desteğe dayanarak içteki rakiplerini parça parça etkisizleştirmesi olmuştur. Öncelikle zaten liberal-muhafazakar siyaseti bünyesinde toplayarak diğer partileri eritmiş ve bu eğilimin birliğini sağlamayı başarmıştır. Ardından da “Ergenekon ve balyoz davaları” adı altında özellikle sol milliyetçiliği ve bunların ordu içindeki gücünü ezmiştir.

Bilindiği gibi, bütün bunları yaparken AKP-Fetullahçı hareket birliği vardır. Bu anlamda AKP’nin bu biçimde iktidarını güçlendirmesinde en büyük desteği Fetullahçılar vermiştir. Tabi Türkiye demokratik güçlerinin zayıflığı ve Kürt özgürlük direnişi ile demokratik birlik yaratıp bir alternatif haline gelememesi de buna çok güçlü bir zemin sunmuştur. Bu bakımdan geçmişin özeleştirel bir yorumlanmasına ihtiyaç vardır.

Tayyip Erdoğan ve AKP’nin bu son dönem dışındaki en büyük zorlanmasının 2013 Aralığından itibaren Fetullahçı Hareket ile girdiği ayrışma ve çatışma dönemi olduğu açıktır. Nitekim kendileri bunu bir darbe girişimi olarak nitelemişlerdir. Ciddi bir sarsıntı yaşayarak adeta yıkılmanın eşiğinden dönmüşlerdir. Kendilerini toparlayıp “Paralel yapıya karşı mücadele” adı altında geliştirdikleri yoğun mücadele ile bu durumu aşmayı başarmışlardır.


AKP çözüm sürecinden destek aldı 

Tayyip Erdoğan ve AKP’nin bu süreçte en büyük desteği Kürt Özgürlük Hareketi'nden gördüğü inkar edilemez bir gerçektir. Kürtler, 2013 Newrozu'nda ilan edilen “çözüm sürecine” bağlılıkları nedeniyle böyle bir politik tutum içinde kalmışlardır. Yine nereden gelirse gelsin darbeci yöntemlere karşı olmaları Kürtleri böyle bir siyaset izlemeye yöneltmiştir. İzlenmiş olan bu siyaset doğru veya yanlıştır, birilerinin çıkarına hizmet edip birilerine de zarar vermiştir; bunlar tartışılabilir fakat böyle bir durumun yaşanmış olduğu tartışmasız bir gerçektir. Dolayısıyla şimdi çözüm sürecine PKK’nin ve Kürtlerin sadık kalmadığını söyleyenler yalan söylemektedir.

Tayyip Erdoğan da Sultan Abdulhamit ve Ayetullah Humeyni gibi, karşıtlarını tek tek etkisiz kılma politikası izlemektedir. Nitekim en son Fetullahçıların etkisiz hale getirildiği kanaatine tam ulaştıktan sonra PKK ve Kürt Direniş Hareketi'ne saldırmayı kararlaştırmıştır. Böyle bir sonuca ulaşmada Rojava Kürdistan Devrimi'nin ayakta kalması ve Kobanê direnişinin Kuzey Kürdistan’ı derinden etkileyen gerçeğinin 6-8 Ekim 2014 serhildanları ile açığa çıkması tayin edici rol oynamıştır. 

Dolayısıyla Tayyip Erdoğan ve AKP Hükümetinin Kürt Özgürlük Hareketi'ni ezme ve yok etme kararını bu temelde ve 30 Ekim 2014 tarihli Milli Güvenlik Kurulu toplantısında verdiği tartışmasız bir gerçektir. Bunu farklı biçimde göstermeye çalışanların hepsi açıkça yalan söylemektedir. Tayyip Erdoğan bu biçimde önünde tek engel olarak gördüğü Kürt direnişini de ezerek ölünceye kadar iktidar olma durumunu kesinleştirmek istemektedir. 

30 Ekim 2014 kararından sonra Tayyip Erdoğan’ın geliştirdiği saldırı yöntemleri daha çok Abdulhamitvaridir. Bu karar doğrultusunda çıkarılan “İç Güvenlik Yasası” tam bir faşist devlet terörü yasasıdır. Bu yasa ile Hitler faşizminin devlet terörü düzeyine ulaşıldığı tartışmasızdır. Tayyip Erdoğan, bu yasaya dayanarak ve 7 Haziran seçimini kazanarak PKK ve Kürtleri de etkisiz hale getirebilmeyi umut ve hesap etmiştir. Ancak bu hesap tutmayınca, 7 Haziran seçimini kaybedip Kürtlerin de sert direnişiyle karşılaşınca, işte bugünkü Abdulhamidvari hafiyelik uygulamalarını gündeme getirmiştir.

Sultan'ın saltanatı yıkılmadan 

çözüm gelişmez 

Tayyip Erdoğan’ın ihtirası büyük ve kompleksi derin bir kişilik olduğu açığa çıkmıştır. Dolayısıyla kendini iktidarda tutabilmek için her türlü baskı ve zulmü geliştirmekten geri durmayacağını herkes bilmelidir. Bunun için de bu sürece geçici bakmak veya AKP’den farklı tutum beklemek kesinlikle yanlış ve tehlikelidir. Tayyip Erdoğan’ın bu faşist baskı ve terörünü ancak halkların ortak demokratik direnişi yok edebilir.

Bu noktada demokratik özerklik kapsamında Kürt halkının mahalle ve kasabalardan geliştirdiği kahramanca direniş, Kürtlerin özgürlüğü için olduğu kadar Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından da hayati öneme sahiptir. Dolayısıyla bunun herkes tarafından böyle görülmesi gerekir. Bu noktada Kürt toplumunun erken seçim ve benzeri hiçbir oyuna aldanmadan başlattığı yerel demokratik direnişi kesintisiz ve güçlendirerek sürdürmesi hayati öneme sahiptir. Türkiye toplumunun ve demokratik güçlerinin de bir an bile gecikmeden ve asla tereddüt etmeden söz konusu Kürt direnişiyle birlik olup mücadele etmesi zorunludur. Belli ki Sultan Tayyip’in saltanatı böyle bir mücadele ile yıkılmadan ne Kürt sorunu çözülür, ne de Türkiye demokratikleşir.