• AKP ve atanmış Adalet Bakanı Gürlek, alenen canbaza bak oyunu kuruyor. Kendince “faili meçhul” ilan ettiği vakalarla kamuoyunu oyalıyor. Yapması gerekenleri ise yapmıyor.

HEVAL TAHA

Barış ve Demokratik Toplum Süreci açısından en hayati unsurlardan biri, yeni dönemin hukuki alt yapısının oluşturulmasıdır. Bu başlıkta rol üstlenmesi beklenen ana unsurların başında da Adalet Bakanlığı geliyor. Buna rağmen AKP’li Adalet Bakanı Akın Gürlek uzunca bir süredir sadece geriye dönük olarak “karanlıkta” kaldığı iddia edilen bazı davaların sonuçlandırıldığını büyük bir “başarı” olarak yine büyük bir iştahla ilan ediyor. Bahse konu davaların büyük çoğunluğu, yine AKP döneminde adli olarak kapatılmış davalar olmakla birlikte bir takım “siyasi” cinayetleri de kapsıyor. Buna rağmen Gürlek, hukuken de adli vaka kapsamına giren birçok cinayeti “faili meçhul” ilan ederken geçmişte “faili meçhul cinayet” ifadesini kullanmaktan kaçınan Türk basınının bu başlığı ısrarla vurgulaması da dikkat çekiyor.

Neden buraya, yani "faili meçhul" ifadesine vurgu yapıyorum? Çünkü 1990'lı yıllarda dilimize yerleşen “faili meçhul” cinayet kavramı, devletin kendisine bağlı gayrinizami savaş aygıtları tarafından özellikle Kürt muhalefetine dönük cinayet ve kaybetme eylemlerini tarif ve teşhir  etmek için gerçek muhalifler tarafından kullanıldı. Devlet, bir korku sistemini inşa etmek için o döneme özgü özel aygıtlar oluşturdu. JİTEM gibi devletin bordrolu personeli eliyle kurulan, ancak gayriresmi hareket eden cinayet şebekelerinin yanı sıra "itirafçı" çetelerini sokağa saldı. Sadece 90'larda binlerce cinayet, binlerce kayıp yaşandı. Bunların tümü, devlet eliyle işlenen cinayetlerdi. Devletin suçüstü yakalanamadığı cinayetlere "faili meçhul" adı verildi.

Aynı dönemde devletin, kendi iç çatışmalarında da bu uygulamayı kullandığına tanık olduk. Başta dönemin görevi başındaki Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın öldürülmesi olmak üzere, Uğur Mumcu cinayeti, General Eşref Bitlis’in uçağının düşürülmesi; JİTEM kurucularından Cem Ersever’in, yine JİTEM tarafından kaçırılıp işkenceyle öldürülmesi, ilk akla gelenleri. BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterinin düşürülmesi de devlet içi infazlar serisinin son halkası sayılabilir.

Devletin bu resmi cinayet şebekelerinin cinayet ve kayıplarını sıralamaya kalksak sayfalar yetmez. Sadece özel harekat polisi Ayhan Çarkın bu dönemde bin 200’ün üzerinde insanın ölümüne katıldığını açıkladı. Demem o ki faili bizim için meçhul değil bu cinayetlerin. Akın Gürlek ise bu davalardan hiçbirini çözmeye gayret etmiyor. Geçmişte kolluğun alenen ihmal ettiği üzerine düşülmesi durumunda o gün çözülmesi çok mümkün olan cinayet dosyaları, bugün “faili meçhul” ilan edilerek katiller yakalanıyor. Gerçek manada devlet bağlantılı tek bir faili meçhul ya da gözaltında kayıp davası aydınlatılmıyor. Kamuoyunda ısrarla “faili meçhul cinayetler çözüldü" vurgusu yapılarak canbaza bak numarasıyla toplum manipüle edilmek isteniyor. Oysa AKP hükümetinin yapması gereken Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ne cevap verecek bir biçimde devlet denetiminde işlenen faili meçhul cinayetlerin faillerini yargı önüne çıkarmaktır. Gürlek ise bu çabasıyla devlet gözetiminde işlenen gerçek faili meçhul cinayetlerin üzerini bir kez daha örtüyor.

Meselenin dikkat çekici bir başka noktası da Gürlek’in ısrarla çözüldüğünü iddia ettiği dosyaların ağırlıklı olarak AKP iktidarı döneminde kapatılmış dosyalar olması. Gürlek, bir anlamda kendisinden önceki AKP’li bakanların üzerine düşeni yapmadığının altını çiziyor. Elbette Gürlek, bunu kendi başına yapamaz. Erdoğan’ın icazet vermediği hiçbir bakan, kendi inisiyatifiyle AKP’nin geçmiş iktidar dönemini yargılayamaz.

Gürlek’in yürüttüğü vurgulanan bazı İslami cemaatlere yönelik operasyonlar da bu bağlamda ele alınmalı. Bu cemaatlerin “İslamcı” AKP eliyle birer suç örgütü olarak ilan edilmeleri de dikkatten kaçmamalı. Dikkate değer bir başka durum da söz konusu cemaatlerin de ne devlet ne de AKP ile olan ilişkileri üzerine hiçbir açıklamada bulunmamaları. Birer devlet aygıtı olan Gülenciler ile Süleymancıların da devlet içinde kadrolaşmaları, AKP iktidarı öncesine dayanır. AKP iktidara geldiğinde bu cemaatlerin devlet içindeki kadrolarını devraldı. İki cemaat de AKP iktidarından önce de devlet tarafından kollanıp gözetilen “güvenilir yerli ve milli” cemaatlerdi. Amaçları, özellikle 1950 seçimleri sonrası batıda büyük şehirlerin periferisinde toplanan köyden göç etmiş kitleleri dini olarak kontrol altında tutmak, siyasal eğilimlerini seçim yoluyla manipüle etmekti.

Bugün isimleri anılmasızın “suç örgütü” ilan edilen cemaatler, dünün iktidar ortaklarıydı. Bugün haklarında açılan davaların geçmişi, AKP iktidarı dönemine ait faaliyetleridir. Adalet Bakanı Gürlek öncülüğünde yürütülen operasyonlarda, adeta AKP’nin bir dönemi devri sabık ilan edilerek bugün tahkim edilmek istenen başkanlık sistemi parlatılıp “aklanmak” isteniyor. Dünün seçilmiş AKP’li bakanlarının faaliyetleri, bugünün atanmış bakanları tarafından sorgulanıyor. Erdoğan, bir dönem kendi görev verdiği içişleri bakanlarını, valileri bir dönemin suçluları ilan ederek bugünü “aklamaya” çalışıyor. 

Gürlek, bugünlerde “öldürüldüğü” iddia edilen MİT ajanı Kaşif Kozinoğlu için “sağlıklı bir kişiydi, şüpheli bir biçimde öldü” diyor. Cezaevinde ölen bir tutuklunun hayatından devlet adına Adalet Bakanı sorumludur. Gürlek, alenen dönemin AKP’li Adalet Bakanı'nı sorumlu ilan ederek bir başka canbaza bak oyunu kuruyor.

Oysa yukarıda anlatıldığı gibi çok yoğun bir çalışma içinde olduğu algısı kurgulanan Gürlek, kendi sorumluluğu altındaki İmralı tecrit sisteminin kaldırılması konƒusunda hiçbir kelam etmiyor. Sayın Abdullah Öcalan’ın başta dışarıyla kurması beklenen temasın altyapısının sağlanması olmak üzere birçok konuda adım atması gereken Gürlek, kamuoyunu oyalama tertibinden faaliyetlerle gündem saptırıyor. Kendince “faili meçhul” ilan ettiği vakalarla kamuoyunu oyalayan Gürlek, sürmekte olan Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkin Adalet Bakanlığının yürütmesi gereken hukuki alt yapı oluşturma çabasına hiç girmiyor.