• Koşullar, mevziler ve mücadelenin yöntemi değişti ama değişmemesi gereken şey hedeftir. Kürtlerin ihtiyacı şudur: Kaybı inkâr etmeden, kazanımı küçümsemeden yürümek.
  • Hatalarımızdan ders çıkarmak. Eleştireni dışlamamak. Farklılıklarımızı düşmanlığa dönüştürmemek. Dünyayla konuşabileceğimiz kapıları mümkün olduğunca açık tutmak.

ARAS ASLAN

Ortadoğu’da bazen birkaç ay, yılların siyasi ve askeri dengelerini değiştirmeye yetiyor. Son dönemde yaşananlara baktığımda Kürt Özgürlük Hareketi'nin ve Rojavayê Kurdistan'ın da böyle bir dönemden geçtiğini düşünüyorum. Büyük bedellerle elde edilmiş bazı mevziler kaybedildi. Siyasi ve askeri hareket alanı daraldı. Güç dengeleri değişti ve Kürtler, birkaç yıl önce belki kabul etmek istemeyeceği tercihlerle karşı karşıya kaldı. Bütün bunların Kürt toplumunda yarattığı kırgınlığı görmezden gelemeyiz.

Yaşananları, “yenilgi” olarak görenlerin öfkesini de anlayabiliyorum. Yıllarca bedel ödemiş, evladını kaybetmiş, geleceğini bu mücadeleye bağlamış insanlardan bugün ortaya çıkan her sonucu sorgulamadan kabul etmelerini beklemek doğru da değil ama öfke başka, muhasebe başka. Bugün ihtiyacımız olan şey, yaşananları olduğundan büyük bir başarı hikâyesine dönüştürmek değil. Aynı şekilde bütün bir mücadeleyi başarısız ilan edip geçmişte elde edilenleri değersizleştirmek de değil.

Bu sorular meşrudur

Biraz cesaretle kendimize bakmamız gerekiyor:

* Uluslararası ilişkileri doğru okuyabildik mi?

* Önümüze çıkan diplomatik imkânları zamanında kalıcı siyasi güvencelere dönüştürebildik mi?

* Bölgedeki dengelerin değişebileceğini yeterince hesaba kattık mı?

* Kürtler arasındaki ulusal birlik neden daha güçlü kurulamadı?

* Askeri alanda kazanılan güç, neden aynı ölçüde diplomatik, siyasi ve hukuki bir statüye dönüşmedi?

Bu soruları sormanın, mücadeleye düşmanlık olduğunu düşünmüyorum. Tam tersine, yıllarca bu mücadele için bedel ödemiş insanlara karşı sorumluluğumuz biraz da bunları sorabilmek değil mi? Yaşanan gerilemeyi yalnızca Kürt tarafının hatalarıyla açıklamak ise meselenin önemli bir bölümünü kaçırmaktır, çünkü değişen sadece Kürtlerin politikaları değildi. Kürtlerin içerisinde hareket ettiği dünya da değişti.

Suriye devletinin zayıfladığı, DAİŞ’in genişlediği yılları hatırlayalım. Ortaya çıkan güç boşluğu, Kürtlerin önünde kuşkusuz tarihsel bir imkân yarattı ama Kürtleri o dönemde önemli bir askeri ve siyasi aktör haline getiren yalnızca bu boşluk değildi. O alan, verilen mücadeleyle dolduruldu. Kürtler örgütlendi, kendi bölgelerini savundu, DAİŞ’e karşı ağır bedeller ödedi ve sahada etkili bir güç olduklarını gösterdi. Batılı devletlerin güvenebilecekleri yerel ortaklara ihtiyaç duyduğu bir dönemde Kürtlerin vazgeçilmez hale gelmesi de kendiliğinden ortaya çıkmadı; sahada kazanılmış bir güç ve güvenilirliğin sonucuydu.

Aynı yerde değiliz

Batı’nın önceliği, giderek yerel askeri ortaklıkları korumaktan istikrar sağlayabileceğini düşündüğü merkezi devlet yapılarını güçlendirmeye doğru kayıyor. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın “tek yol Şam’dır” demesi ve QSD'nin DAİŞ’e karşı başlıca güç olarak başlangıçtaki rolünün büyük ölçüde sona erdiğini söylemesi, bana göre bu değişimi oldukça açık anlatıyor. O yüzden “Biz nerede hata yaptık?” sorusunun yanına bir başkasını da koymak gerekiyor: Dün bizi vazgeçilmez kılan uluslararası şartların değişebileceğini ne ölçüde öngörebildik ve buna ne kadar hazırlandık? Hatalarımızı konuşalım ama bir gerçeği de unutmayalım; tarih, her zaman halkların önüne istedikleri seçenekleri koymuyor. Bazen iyi ile kötü arasında seçim yapmıyorsunuz. Kötü ile daha kötü arasında karar vermek zorunda kalıyorsunuz.

Mazlum Ebdî'nin yılları

Bugünkü tartışmaları izlerken ister istemez Mazlum Ebdî’yi düşünüyorum. Onu yalnızca bugün Şam’da taşıdığı resmi sıfatıyla hatırlamıyorum. 1996'da savaş koşullarında ayağından yaralanmıştı. Bugün yürüyüşüne dikkat edenler, o yaranın bıraktığı izi fark edebilir. Şam'da 2012'de karşılaştığımızda ayağındaki kronik ağrı hâlâ devam ediyordu. O günden aklımda kalan ağrısı değil, halkına olan bağlılığı, mücadeleye olan inancı ve azmiydi. Bedeni geçmişte yaşadıklarının izini taşıyordu ama konuştuğunuzda karşınızda geri çekilmiş bir irade görmüyordunuz. O günden bugüne savaşlar, kuşatmalar, DAİŞ saldırıları yaşandı. Şehirler yıkıldı. Binlerce insan hayatını kaybetti. İttifaklar kuruldu, sonra dağıldı. Büyük devletlerin politikaları değişti. Kürtler bazen kazandı, bazen ağır bedeller ödedi. Mazlum Ebdî bütün bu yılların içerisinde kaldı.

Bugün ortaya çıkan sonuçların istediğimiz noktadan uzak olması, Kürt Özgürlük Hareketi'nin hata yapmadığı anlamına gelmiyor. Yapılan her tercihin doğru olduğunu da söyleyemeyiz ama siyasi sonuçları eleştirmek başka bir şey, bir insanın onlarca yıllık mücadele iradesini, o sonuçların içerisinde yok saymak başka. Bir komutanın veya siyasetçinin önüne her zaman kazanabileceği savaşlar çıkmıyor. Bazen önündeki asıl mesele kazanmak değil, kazanamayacağı bir savaşın halkına ödeteceği bedeli nasıl azaltacağı oluyor.

Dönemin esas sorusu

QSD’nin eski biçimiyle devam etmemesi önemli bir kırılma. Bunu küçümsemenin anlamı yok ama buradan “her şey bitti” sonucunu çıkarmak da doğru değil. Komuta kademesinin ve savaşçılarının resmi ordu yapılanması içerisinde önemli ölçüde kendi coğrafyalarında varlıklarını sürdürmeleri ve eski komuta kadrolarının yeni yapı içerisinde yer almaları, önümüzde başka bir mücadele alanının olduğunu gösteriyor. Bunun gerçekten bir kazanıma dönüşüp dönüşmeyeceğini, bugünkü unvanlardan çok yarın neyin güvence altına alınacağı belirleyecek. Siyasi olarak ne elde edilecek? Hukuken ne korunacak? Anayasaya ne girecek? Bence artık biraz bunlara bakmak gerekiyor. Yalnızca “Neleri kaybettik?” diye sormak yetmiyor. Yeni dönemin esas sorusu "Elimizde kalanı neye dönüştürebiliriz?" olmalı. Yıllarca fiilî olarak elde edilmiş kazanımların resmi, hukuki ve nihayet anayasal kazanımlara dönüştürülmesi gerekiyor. Fiilî durumların ne kadar hızlı değişebildiğini gördük. Güç dengesi ve devletlerin çıkarları değiştiğinde dün sağlam görünen bir mevzi, bugün elinizden çıkabiliyor. Hukuk ve anayasa her şeyi çözmez ama mücadeleyi daha kalıcı başka bir zemine taşır.

Şam’daki sandalye

Mazlum Ebdî’nin bugün Şam’da bulunmasına da biraz böyle bakıyorum. Bir insanın Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı olması tek başına tarihsel bir kazanım değil. Önemli hale getiren, o sandalyede otururken ne yapabildiğinizdir. Mazlum Ebdî, bu konumunu Kürtlerin dilsel, kültürel ve siyasi haklarının güvence altına alınması için kullanabilecek mi? Yerel yönetimleri güçlendirebilecek mi? Kadınların elde ettiği kazanımların korunmasına katkı sunabilecek mi? Daha da önemlisi; yalnızca Kürtlerin değil, Suriye’de yaşayan farklı halkların ve inançların kendilerini güvende hissedebilecekleri daha kapsayıcı bir devletin kurulmasına katkısı olabilecek mi?

Bence asıl sınav burada, çünkü Rojava'da ortaya çıkan siyasi deneyimin geleceğini, sadece Rojava’da ne kadarının korunacağı üzerinden değerlendirmemek gerekiyor. Orada ortaya çıkan yerel yönetim anlayışının, kadınların siyasi yaşama katılımının, farklı halkların birlikte yönetiminin ve demokratik temsil fikrinin, yeni Suriye’de bir karşılığı olacak mı?

Daha açık söyleyeyim; Rojavayê Kurdistan’ın ruhu Suriye’ye sirayet edebilecek mi?

Mazlum Ebdî, Şam’a giderken yalnızca kendisi mi yeni devlet yapısının içerisine girecek, yoksa temsil ettiği siyasi geleneğin bazı değerleri de onunla beraber Şam’ın kapısından içeri girebilecek mi?

Bunu zaman gösterecek ama o kapıdan nelerin gireceğini yalnızca Şam’daki dengeler belirlemeyecek. Kürtlerin kendi aralarında kurabilecekleri birlik, ortak taleplerini ne kadar güçlü savunabilecekleri ve dünyanın farklı merkezlerinde yürütecekleri siyasi ve diplomatik mücadele de belirleyecek. Bazı kazanımlar, bir kişinin masadaki gücüyle değil, arkasında duran ortak iradenin gücüyle kalıcı hale gelir.

Eleştiriye rağmen birlik

Bir de kendi aramızdaki tartışmalar var. Yaşananlardan rahatsız olan, yapılan anlaşmaları yetersiz bulan veya geçmişte başka politikalar izlenmesi gerektiğini düşünen insanları susturmaya çalışmanın bize ne kazandıracağını gerçekten bilmiyorum. Bana göre güçlü görünen ama aslında siyasi olarak zayıf olan şu sözleri duyuyoruz:

* “Beğenmiyorsan silahı al, sen savaş.”

* “Bedel vermeyenlerin konuşmaya hakkı yok.”

Bir halkın geleceği yalnızca silah taşıyanların meselesi olabilir mi? O gelecek için savaşanın söz hakkı olduğu kadar yazanın, düşünenin, eleştirenin, siyaset yapanın da söz hakkı var. Çocuğunu kaybeden annenin de, Avrupa’da yaşayan Kürt'ün de, üniversitedeki gencin de, hiçbir siyasi harekete bağlı olmayan insanın da. Eleştiri, düşmanlık değil. Hatta bazen insanı kendi hatasından koruyan şey, tam da eleştiridir ama eleştiri, elde kalan bütün siyasi imkânları değersizleştirmeye dönüştüğünde başka bir sorun başlıyor. Öfkemizi söyledikten, geçmişin hesabını sorduktan ve yanlışları ortaya koyduktan sonra önümüzde yine aynı soru kalıyor: Peki şimdi ne yapacağız?

Belki ulusal birlik meselesine de biraz buradan bakmak lazım. Ulusal birlik, herkesin aynı partiye girmesi, aynı ideolojiye inanması veya Mazlum Ebdî’nin aldığı bütün kararları doğru bulması demek değil. Benim anladığım ulusal birlik daha basit: Bütün farklılıklarımıza rağmen ortak kazanımlarımız ve ortak geleceğimiz söz konusu olduğunda yan yana gelebilmek. Kürtlerin içerisinde milliyetçiler de var, sosyalistler de, muhafazakârlar da, bağımsızlar da. Bunlar, bundan sonra da olacak. Mesele, farklılıklarımızı ortadan kaldırmak değildir; farklı olduğumuz halde ortak çıkarlarımızı birlikte savunabilecek kadar siyasi olgunluk gösterebilmektir.

O yüzden aradığım birlik, eleştirisiz bir birlik değil. Eleştiriye rağmen birlik, çünkü bugün bir Kürt siyasi hareketinin kaybettiği ortak bir mevzi, yarın diğer Kürtlerin de pazarlık gücünden birçok şey eksiltecektir.

Diplomatik dilimizi kurmak

Yeni dönemin en büyük sınavlarından biri de diplomasi olacak. Türkiye’de ilerleyen diyalog ve barış arayışını önemsiyorum. Kürt meselesinin çatışma yerine, siyaset ve müzakere yoluyla konuşulabilmesi bütün bölge için önemli. Bu, kendi diplomatik hareket alanımızı daraltmak anlamına gelmiyor. Kürt siyaseti, ilişki kurduğu herhangi bir devletin dostlarını kendi dostu, düşmanlarını da kendi düşmanı kabul etmek zorunda değil. Ankara ile konuşabiliyor olmak Washington, Londra, Brüksel veya bölgedeki başka aktörler ile konuşmanın önünü kapatmamalı. Bunlarla ilişki kurmak da Türkiye’ye karşı pozisyon almak anlamına gelmemeli.

Kürt siyasetinin kendisine ait bir diplomatik dili olmalı. Barışçıl ama edilgen olmayan. Eleştirel ama durup dururken düşman üretmeyen. Kendi çıkarlarını savunan ama başka devletlerin bölgesel hesaplarının parçası haline gelmeyen bir dil.

Ortadoğu’da yaşadığımız bunca yıldan sonra en azından bir şeyi öğrenmiş olmamız gerekiyor: Hiçbir denklem sonsuza kadar sürmüyor. Bugünün müttefiki, yarın müzakere ettiğiniz taraf olabilir. Bugün karşınızda duran bir devlet, birkaç yıl sonra başka bir meselede yanınızda durabilir. Bu kadar hareketli bir coğrafyada Kürtlerin ihtiyacı yeni düşmanlar edinmek değil, konuşabilecekleri kapıların sayısını artırmak. Diplomatik başarı, biraz da şudur: Kendi sözümüzü kaybetmeden kaç kapıyı açık tutabildiğimiz.

Yeni dönemin mevzileri

Sonuçta bir dönem kapanıyor. Bunu kabul etmemiz gerekiyor. Bu dönemin muhasebesini yapmalı, kaçırılan fırsatları ve yanlış kararları tartışmalıyız ama hayat da tarih de bizim muhasebemizi bitirmemizi beklemiyor. Yeni dönem başladı bile. Dünün mücadelesinde mevziler tepelerdeydi, sınır hatlarındaydı, şehirlerin girişlerindeydi. Yeni dönemin mevzileri, Şam’daki devlet kurumlarında, ordunun yapılanmasında, yerel yönetimlerde, parlamentoda, okullarda, mahkemelerde, diplomasi masalarında ve belki hepsinden önemlisi yeni Suriye’nin anayasasında olacak.

Bunun daha kolay olacağını sanmıyorum. Belki daha zor, daha karmaşık olacak, çünkü silahlı mücadelede en azından karşınızdakini biliyorsunuz. Siyasette ise mücadele ettiğiniz insanla aynı masaya oturup uzlaşmanın yolunu da aramak zorunda kalabiliyorsunuz.

Değişmemesi gereken şey

Mazlum Ebdî’nin önündeki dönem de biraz böyle. İster istemez yine 2012’de Şam’da gördüğüm Mazlum’u hatırlıyorum. Ayağındaki eski yaranın ağrısı hâlâ devam ediyordu ama yürüyordu. Bugün yine Şam’da. Aradan geçen yıllarda çok şey değişti. Koşullar değişti. Mevzi değişti. Mücadelenin yöntemi değişti ama değişmemesi gereken bir şey var: Hedef.

Belki bugün Kürtlerin tamamının ihtiyacı da bu. Kaybettiklerimizi inkâr etmeden, kazandıklarımızı küçümsemeden yürümek. Hatalarımızdan ders çıkarmak. Eleştireni dışlamamak. Farklılıklarımızı düşmanlığa dönüştürmemek. Dünyayla konuşabileceğimiz kapıları mümkün olduğunca açık tutmak.

Bazen siyasette başarı, hiç geri çekilmemek değildir. Bazen geri çekilmek zorunda kalırsınız. Önemli olan, yeniden ilerleyebileceğiniz zemini de o geri çekiliş sırasında kaybetmemektir.

Bazen insan, yıllar önce aldığı yaranın acısıyla yürümeye devam eder. Önemli olan aksaması değildir; değişen yolda hedefini kaybetmeden yürümeye devam edebilmesidir.