Şu anda Türk devletinin Kürdistan'da bu kadar azgınca saldırmasının önemli bir nedeni ve dayanağı da kendine Kürt siyasetçiyim diyen bazılarının tutumudur. Türk devletinin siyasi tezlerini dolaylı olarak savunuyorlar ve meşrulaştırıyorlar. Hatta doğrudan Türk devletinin tezlerinin savunucusu oluyorlar. Bizzat AKP’li olan ve AKP’den milletvekili olanları kast etmiyoruz. Çünkü onlardan başka türlü bir tutum beklenmez. 

Bazı kişi ve çevreler Kürt Özgürlük Hareketi ne yapsa tersini söylemeyi marifet sayıyor. Politikaları, Kürt Özgürlük Hareketi'nin tersini söylemektir. Bunun eskiye, tarihe dayanan nedenleri var. 1970’li yıllarda bazı siyasi gruplarda Apo ve PKK düşmanlığı varmış. Kürt Özgürlük Hareketi tarih sahnesine çıkınca bunlar günbegün zayıflamış. Kürdistan'da PKK her yerde gelişmeye başlamış. 12 Eylül askeri darbesi olunca ve buna karşı direnemeyince tümden silinmişler. 12 Eylül onların sonunu getirmiş. Çünkü sert mücadeleye dayanacak karakterleri yokmuş. PKK, 12 Eylül askeri darbesi altında varlığını sürdürmüş. Diyarbakır 5 nolu zindanında PKK'nin önder kadroları direnerek şehit düşünce PKK'nin gelişmesi ve bunların gerilemesi hızlanmış. 15 Ağustos hamlesiyle birlikte Kürt halkının özgürlük mücadelesinden tümden kopmuşlar. 15 Ağustos gerilla hamlesini karalama yolunu tercih etmişlerdir.  Öyle ki, o günden bugüne Kürt Özgürlük Hareketi’nin yenilgisini beklemektedirler. Böyle hastalıklı, haset kişi ve çevreler de bulunmaktadır. Bunlar Kürt Özgürlük Hareketi’nin tarih sahnesine çıkmasından sonra tükenen kişi ve çevrelerdir. Bu nedenle sürekli bir PKK ve Apo karşıtlığı yapmaktadırlar. 

Bir grup da hem bunlarla bağlantılı, hem de ayrı olarak Güney Kürdistan'da KDP’ye endeksli söylem ve tutum içinde olanlardır. KDP’ye bakarak rota belirleyenlerdir. Bunlar da en az diğerleri kadar Türk devletine hizmet etmekte ve Kürt halkının özgür ve demokratik yaşam mücadelesine zarar vermektedirler. Türkiye zaten KDP ile ilişkisini esas olarak PKK'nin mücadelesini zayıflatmak için sürdürmektedir. Gerçekten de şu anda AKP'nin, tabii ki devletin Kürdistan'da var olmasını en fazla da bu ilişki sağlamaktadır. KDP’nin Türkiye ile ilişkileri, devletin Kürdistan'da varlığını sürdürmesine en büyük desteği sağlamaktadır. Çünkü KDP’nin politikası ve yaklaşımı, bu yaklaşım temelinde kendi tutumunu belirleyen bazı kişi ve çevreler Türk devletine en büyük politik meşruiyeti ve desteği sağlamaktadırlar. 


KDP, AKP neden tutum almıyor?

Kuşkusuz KDP’nin politikaları, KDP-Türk devleti ilişkileri ayrı bir konudur. Bunlar daha kapsamlı değerlendirilebilir. Bu ilişkiler ve özellikle Bakurê Kurdistan’daki özgürlük ve demokrasi mücadelesine olumsuz etkileri irdelenebilir. Ancak biz bugün esas olarak KDP’nin politika ve tutumuna bakarak Bakurê Kurdistan’da söylem ve tutum içinde olanların Kürt halkının özgürlük mücadelesine verdiği zararları değerlendirmek istiyoruz. 

KDP’nin şu ya da bu nedenle Türk devletiyle ilişkisi var. AKP politikalarına karşı bir tutum almıyor. Çok yönlü ilişkileri nedeniyle AKP'nin Kürt politikasını eleştirmiyor; hatta olumlu bakıyor. Bazı çevreler buna bakarak Bakurê Kurdistan’da PKK'nin öncülük ettiği Kürt Özgürlük Hareketi’ne yanlış-doğru suçlamalarda bulunuyorlar. Aynı tutumu HDP ve diğer Kürt kurumlarına da gösteriyorlar. Bu tutumlarını ve söylemlerini uluorta her yerde ortaya koyuyorlar. Kürtlere ne kadar zarar veriyorlar, bunu düşündükleri yok. Türkiye-KDP ilişkileri iyiyse o zaman Türk devletinin politikalarına karşı bir tutum konulmaz ve mücadele edilmez. Zaten şimdi Türk devletine karşı bir politik mücadele ve tutumları yok. Varsa yoksa Kürt Özgürlük Hareketi karşısında olumsuz konuşmaktır. Bunu bir üslup ve tarz haline getirmişlerdir. Tam bir sorumsuzlukla Kürt halkının özgürlük mücadelesine yaklaşmaktadırlar. Kürt halkının mücadelesine karşı bir ahlaki ve vicdani sorumluluk bile duymamaktadırlar. 

Bu çevrelerin bir yanı da "Biz devlet istiyoruz, biz federasyon istiyoruz" demekten başka bir şey yapmamalarıdır. Sadece Türk devletinin PKK karşıtlığının yarattığı ortamdan faydalanmaktadırlar. Çünkü özel savaşçı Türk devleti PKK'yi eleştiren, PKK'ye karşı çıkan herkesin kendisinin yürüttüğü özel savaşa ve psikolojik savaşa hizmet ettiğini düşünerek onlara dokunmamakta, hatta onların önlerini açmaktadır. Bu durum çok açık olduğu halde kendilerini bu psikolojik savaşın bir malzemesi haline getirmekte ve kendilerini kullandırmaktadırlar. 

Bunların Bakurê Kurdistan’ı düşünme gibi bir durumları yoktur. KDP’nin Türkiye ile ilişkileri bunların yönünü belirlemektedir. 1960’lı yıllarda KDP-Türkiye ilişkisi KDP’nin Bakurê Kurdistan’da herhangi bir hareketi yaratmama ve desteklememesi üzerine kuruluydu. Öyle ki Dr. Şivan bu politikanın kurbanı olmuştur. Dr. Şivan KDP tarafından bir gerekçe yaratılarak infaz edilmiştir. Aslında Dr. Şivan’ın öyküsü Kürtler için çok büyük tarihi derslerle doludur. Özellikle Bakurê Kurdistanlılar için! 


'Direnirseniz evlerinizi başınıza yıkarız'

Aslında şimdi de Türkiye-KDP ilişkisi Bakurê Kurdistan’da Türkiye'ye karşı bir olumsuzluk yaratmama biçiminde sürmektedir. Hatta daha da ileri gitmiş. Bakurê Kurdistan’daki mücadeleye zarar verme, hatta bu mücadele karşısında AKP'nin yedeğine düşme biçiminde tezahür etmektedir.

Bu kesimlerin Rojava ve Şengal konusundaki politikaları da ayrı bir tartışma konusudur. Bunların tutumu ne Rojava Devrimi'ne güç vermekte, ne de Şengal’in özgürlüğü ve özyönetimi konusunda Êzîdîlerin hassasiyet ve kaygılarını dikkate alan bir yaklaşım içermektedir. 

Bakurê Kurdistan’da AKP hükümetinin diyalog ve müzakere temelli bir çözümü reddedip ''Mutabakat da yok, masa da yok, izleme heyeti de yok, Kürt sorunu da yok'' demesine karşı bir tutum almamışlardır. AKP tamamen inkarcı ve imhacı bir yaklaşım göstermesine rağmen AKP'nin bu politikasına karşı bir mücadele yürütmemişlerdir. AKP'yi teşhir eden bir tutum sahibi olmamışlardır. Halbuki eğer zihniyet ve siyasi programlarında samimi olsalardı bu durumu kendileri için bir mücadele alanı olarak görürlerdi. Ama yine PKK'yi ve HDP’yi suçlayan pozisyonu bırakmamışlardır. Sadece arada sırada dostlar bizi pazarda görsün misali "görüşmelere dönülsün" demektedirler. 

Bunlar en kötü sınavı da Kürt halkının özerklik ilanları ve bu öz yönetim alanlarına saldırıda vermişlerdir. Aynı AKP hükümeti gibi saldırılar karşısında bir kısmı halkın göç etmesinden, evlerin yakılmasından ve ölümlerden Kürt halkını suçlamışlardır. Yani AKP'nin "Direnirseniz evlerinizi başınıza yıkarız, zarar görürsünüz" biçimindeki şantajına karşı halk direnince yaptığı saldırının sonuçlarını Özgürlük Hareketi’ne yüklemesi gibi bunlar da benzer bir yaklaşım içinde olmuşlardır. ''Gerilla savaşı verirseniz köylerinizi yakarız, şehirde direnirseniz mahallenizi yakarız, sonra da bunun nedenini direnişi gösteririz'' gibi bir yaklaşım bu çevreler tarafından da meşrulaştırılmıştır. İşgalci güce karşı halkın her direnişini meşru göreceğine, Türk devletini sanki bir demokratik güçmüş gibi ele alma vardır. 

Türk devleti şunu yapar, bunu yapar diye bu halk direnmemeli midir? AKP'nin "direnirseniz başınıza bu gelir" şantajına boyun mu eğilmelidir? Yeri gelince bu çevreler Saddam şu kadar köyü yakmış, şöyle Enfal yapmış, böyle Enfal yapmış diye konuşmaktadırlar. Yine Saddam’ın Halepçe Katliamı'nı dillendirmektedirler. Bunların kafasına bakılırsa bu katliamlardan, yıkımlardan Saddam ve onun iktidarı değil de, onun politikalarına itiraz eden Kürtleri mi suçlamak gerekmektedir?


Katiller değil, ölenler suçlanıyor 

Bu bazı Kürt kişi ve çevreler KDP-Türkiye ilişkileri çerçevesinde Türk devletinin karakterini görmek istemiyorlar. Kürt halkına karşı yeni bir özel savaş gücü haline gelmiş AKP gerçeğini anlamak istemiyorlar. Bunlar da AKP’liler gibi AKP'nin inkar, ret, asimilasyon politikalarına son verdiğini düşünüyorlar. "AKP iyi işler yapmıştır" diyorlar. AKP'nin, Türk devletinin en fazla zorlandığı dil ve kültür alanında kimi kırıntılar ortaya atmasının nedenlerini anlamıyorlar, anlamazlıktan geliyorlar. Kürt halkının 40 yıllık mücadelesi sonucu yürütülen özel savaşta rötuşlar yapıldığını görmüyorlar. Daha doğrusu KDP ile ilişkileri nedeniyle AKP'yi rahatsız etmemek, onları boşa çıkarmamak için AKP'nin tek millet, tek devlet, tek vatan ve tek bayrak diyerek ısrar ettiği yeni inkar ve imha çizgisine karşı tutum almıyorlar. 

Öz yönetim ilanlarına ve direnişlere bunlar da Türk devletinin psikolojik savaş merkezleri kadar karşı çıkmışlardır. AKP'ye, ''Sen masayı devirdin, Kürt sorunu yoktur dedin, Kürtler de bu sorunu çözmek için öz yönetimlerini ilan ettiler, bu öz yönetimleri tanıyın'' diyeceklerine, ''Neden öz yönetimleri ilan ettiniz'' diyorlar. Bir türlü AKP hükümeti ve devletini eleştirmeyi, suçlarını ortaya koymayı akıllarına getiremiyorlar. 

Bu çevrelerin şu anda hiçbir siyasi amacı kalmamıştır. Çünkü siyasi amaçları için bir mücadele stratejileri yoktur. Ya KDP’nin AKP politikasını yürüterek AKP'yi rahatlatıyorlar ya da dış güçlere işbirlikçi olacak bir politika yürütüyorlar. Zaten Bakurê Kurdistan’da yürüttükleri politika sadece Kürt Özgürlük Hareketi karşıtlığıdır. Yoksa Türkiye'de Kürt sorununu çözmek için doğru olan bir şey ortaya koymuyorlar. Devletten söz ediyorlar ama bunu da aslında Kürt Özgürlük Hareketi’nin Türkiye'nin demokratikleşmesi temelinde Demokratik Özerklik çözümüne karşı çıkmak için söylüyorlar. Yoksa bu söylemlerinde laftan öte bir değer yoktur. Çünkü Kürtlerin hakları ve hukukları için tek bir eylem ve mücadeleleri yoktur. 

Şu anda Kürdistan yakılıp yıkılıyorsa, bunun en önemli sorumlularından biri, kendilerine Kürdüm diyen bu çevrelerdir. Kürt şehirleri tanklarla, toplarla kuşatılıp vuruluyor; bunlar hala ölenleri suçlayan bir yaklaşım içindedirler. Şehirler yakılıp yıkılıyor ama AKP hükümetine isyan etmiyorlar. 1938 sonrası Dersim’de yaratılan işbirlikçi kişilikler gibi "dedelerimiz direnmeseydi bunlar da olmazdı" diyen bir duruş içerisindedirler. Katliamı yapanları suçlayacaklarına, direniş içinde olan halkın yanında olacaklarına, özgür ve demokratik yaşam için direnen halkı suçluyorlar. Bunlara göre suçlu Şêx Sait’tir, Seyit Rıza’dır, Qadı Muhammed’tir, hatta Mahmut Berzenci ve Mele Mustafa Barzani’dir. Ancak tarih bu tutum içinde olanları işbirlikçi olarak yargılayacaktır.