
Kürt Halk Önderi’nin başlattığı ‘barış ve demokratik çözüm süreci’ üç aşamalıydı. Birinci aşamada öncelikle bir çatışmasızlık ortamı tesis edilecekti. Bunun için Türk ordusunun operasyonlarını durdurması, gerilla güçlerinin de silahlarını susturması gerekiyordu. Kürt tarafı bu süreçte kendisinden bekleneni fazlasıyla yerine getirdi ve böylece ikinci aşamaya geçmek için gerekli koşulları hazırladı. Müzakereler başladığında ikinci aşamaya geçilmiş olacaktı. Bu aşamada hükümet her şeyden önce yasal ve anayasal değişikliklere gidecek, müzakereleri yasal bir zemine kavuşturacak, buna bağlı olarak TBMM bünyesinde bazı komisyonlar kuracaktı. Biraz daha uzun sürebilecek bu süreçte uzlaşma sağlanırsa nihai çözüm aşamasına geçilecekti. Çözüm sürecinin üç aşamalı olacağını Adalet Bakanı başta olmak üzere bazı hükümet yetkilileri de kamuoyuna açıklamışlardı.
KCK İmralı’daki görüşmelerin sonuçlarıyla uyumlu bir duruş sergiledi. Gerilla eylemlerini durdurdu, silahlı güçlerinin önemli bir bölümünü sınır dışına çekti, elindeki esir askerleri serbest bıraktı. Bunlar sürecin ruhuna bağlılığı ifade eden kararlılık gösterisi niteliğinde adımlardı. Hükümetin de bu süreçte iyi niyet belirtisi sayılacak bazı adımlar atacağı umuluyordu. Özellikle Kürt toplumundaki beklenti buydu. Örneğin hasta tutsakların serbest bırakılması en şoven çevrelerde bile anlayışla karşılanabilirdi. Yine siyasi soykırım operasyonları temelinde cezaevlerine atılan on binin üzerindeki siyasetçinin önemli bir bölümü salıverilebilirdi. Bunların hiçbiri olmadı. İyi niyet sergilemesi bir yana, zaman AKP’nin art niyetini açıkça gözler önüne serdi.
Başbakan Erdoğan seçimler sonrasında müzakereler için yasal düzenlemenin olmayacağını açıklayarak bir anlamda sürecin bittiğini ilan etti. Bu beyanıyla çatışmasızlık ortamına bu noktaya kadar ihtiyacım vardı demeye getirdi. Bir buçuk yılı bir yana bırakın, siyasette bir günün bile çok büyük önemi var. Doğrudur, Erdoğan oyalama taktiği izleyerek muazzam bir zaman kazandı. Bu sayede kendisini iktidardan etmek isteyen güçlere karşı direndi. Hileyi de işin içine katarak seçimlerden galip çıktı. Bu arada yeniden çatışma ortamına dönüş ihtimalini hesaplayarak savaş için yoğun hazırlık yaptı. Yeni kalekolların inşasına girişti, eskilerini tahkim etti. Daha da önemlisi, Kuzey Kürdistan’da askeri operasyonlara ara verse de, Rojava’da beslemeleri eliyle Kürt kanı dökmeye devam etti. Bu süreçte Türk illerine asker cenazeleri gelmedi, ama nice Kürt ailesinin evine ateş düştü.
Şahlanmanın ötesinde zıvanadan çıkmış bir egemen erkek dünyasında yaşıyoruz. AKP iktidarı ile birlikte Türkiye şehevi bir hırsla şiddete sarılan egemen erkeğin cenneti haline geldi. İlginçtir, savaştan söz edildiğinde herkesin aklına askeri güçler arasında yaşanan şiddet gösterisi geliyor. Şiddetin diğer biçimlerinin savaşla bağlantısı pek kurulmuyor. Örneğin bu ülkede her gün neredeyse beş kadın katlediliyor. Cılız bir takım itirazlar dışında, kimse bu katliamlara fazla ses çıkarmıyor. Oysa öteki tüm savaşların altında kadına karşı kesintisiz bir biçimde sürdürülen savaş yatıyor. Kadının düşük kalite halinde eşyalaştırılması bile en vahşi savaşı ifade ediyor. Avrupa’da kapitalizmin egemen olmaya başladığı süreçlerde ‘cadı avı’ adı altında yaşanan kadın katliamları Türkiye’de gecikmeli olarak uygulama alanına giriyor.
Suriye’de ‘cihad’ adına sergilenen pratiklere bakın ve bir karşılaştırma yapın. Sözde İslam adına yola çıkanlar bu ülkede açık kameralar önünde kurbanlarının kafasını kesmeyi adeta bir ayine çevirdiler. Kurban Bayramında kurban kesen bir müminin yaptığı işten bu denli zevk aldığını söylemek zordur. Şaşırmamak gerekir, bin yılların o aşağılık erkek egemen sisteminin şiddet kültürünün ulaştığı en çılgın noktadır bu. Türkiye’de de buna benzer görüntüler yok mu? Kendisinden ayrılmak isteyen eşini sokak ortasında ve kalabalığın gözleri önünde boğazlayan koca ile Suriye’deki ‘cihatçı’ arasında özde bir farklılık var mı? İkisi de en ürkütücü tarzda can almayı yöntem olarak seçmiyor mu? Bilinçli olmasa bile bu tür bir erkek, sistemin bir militanı gibi hareket eder. Kadın asla başını kaldırmamalı, başkaldırıya geçtiğinde ise başı ezilmelidir! Sistemin düsturu budur.
Başbakan Erdoğan’ın her hareketini dikkatle izleyin: Erkekseniz ve insanlıktan biraz nasiplenmişseniz ürker ve erkek olduğunuz için utanç duyarsınız. Kadınsanız ve kendi özünüzü biraz olsun koruyorsanız dehşete kapılır, ağzından dökülen her sözün namludan çıkan bir mermi gibi size yöneltildiğini hissedersiniz. Erkek egemen kültürü şiddet ve savaş kültürüdür, böyle ortaya çıktı ve şimdi daha fazla böyledir. İslam’ı iktidarları için bir araç olarak kullananların gözünde camiler kutsal savaş karargahı, minareleri birer süngüdür. Erdoğan henüz iktidar olmadan önce bu benzetmelerin geçtiği bir şiiri okuduğu için cezaevine girmişti. Şimdi ülkedeki tek adamdır. Artık sadece şiir okumuyor, uğruna hapis yattığı şiirin içeriğine uygun bir şiddet pratiği sergiliyor.
Kadınlar tarihin ezilen en eski cinsi, sınıfı ve ulusu olarak hala sömürge konumundalar. Kadın için yapılan ‘son sömürge’ tanımlaması oldukça isabetlidir. Kürtler de sömürgeden öteye kültürel soykırım kıskacına alınmış bir ulus konumundalar. Kadın kültürü ve onunla yoğrulmuş Kürt kültürü kapitalizmin kırım ve kıyım politikaları altında can çekişiyor. Her iki kültürü de kendilerini özgürleştirecek mucizevi bir direniş bekliyor. Her ikisinin de kaderi ortaktır. Zaten Kürt devrimi kadın renginde bir devrim olarak gelişimini sürdürüyor. Haklılığı son derece aşikar iken küresel kapitalizmin bu devrime ‘terörizm’ adını vermesi buradan kaynaklanıyor. Kadınlar ve Kürtlerin kendi öz örgütlenmeleriyle mücadele etmeleri kendilerini zafere taşıyacak ve barışı mümkün kılacak yegane yoldur. Örgütsüzlük ise edebi köleliğe mahkûmiyet olacaktır.