
AKP Hükümeti çatışmasızlık 9’uncu aya girmesine rağmen demokratikleşmede hiçbir adım atmamıştır. Bırakalım Kürt sorununun çözümünde ciddi bir adım atmasını, genel demokratikleşme konusunda bile hiçbir adım atmamıştır. Demokratik siyaset alanının açılması bile gerçekleşmemiştir. Demokratik siyasetin özgür yapılmadığı, demokratik siyasetin önünün açılmadığı yerde demokratikleşme tartışmaları bile doğru yapılamaz. Zaten yapılamamıştır. AKP kendi çalıp kendi oynamaktadır. Seçim barajını düşürmeyen bir zihniyet hangi demokrasiden söz edebilir? Seçim barajının en fazla yüzde 3’ün üzerinde olduğu bir ülkede zaten demokrasiden söz edilemez. Demokrasi her şeyden önce yeni düşüncelerin ve küçük partilerin siyasi alanda yer alması ve önünün açık olması demektir. Yeni düşünceler, fikirler kendini tanıta tanıta gelişeceğine göre, baraj her şeyden önce yeni fikirlerin, ideolojilerin önünün kapatılması anlamına gelmektedir. Böyle bir yerde de demokrasi ve demokratik zihniyetten söz edilemez. Sadece bu gerçeklik bile AKP’nin demokratik zihniyette olmadığının kanıtıdır.
Bir demokratikleşme; toplumla, sivil toplum örgütleriyle, siyasal partilerle tartışılarak yapılabilir. AKP ise yıllardır demokratikleşme paketlerinden söz ediyor, ama toplum bunların içeriğini bilmiyor. Düşünce belirtemiyor. Bu nedenle sözü edilen paketlerin hiçbirisi demokratikleşme yönünde bir gelişme yaratmıyor. Sadece Türk devletinin Kürt Özgürlük Hareketi ve demokrasi güçlerine karşı yürüttüğü özel savaşın propaganda malzemesi yapılıyor.
Kürtlerle ilgili bir şeyler yapılacak deniliyor, ama Kürtlerle tartışılmıyor. Yüzyıldır Kürtlerin iradesi dikkate alınmadığı gibi şimdi de alınmıyor. Yeni Türkiye’nin kuruluşunda sadece Erzurum, Sivas kongreleri ve 1920’de kurulan Meclis’te Kürtlerin iradesi dikkate alınmıştır. Zaten Misak-i Milli de iki halkın iradesinin ortaya koyduğu ortak yaşama projesiydi. Bu projenin de rafa kalkmasıyla birlikte iki halkın tarihsel kader birliği de son bulmuştur. İkinci Meclis seçimi ve Lozan’la birlikte Kürtlerin iradesi bir tarafa bırakılmış ve bir daha Kürtlerin iradesi dikkate alınmamıştır. Bu politikalar devam etmektedir. İmralı’da tartışmalar yapılmakta, BDP ile görüşülmekte, ama bunlar AKP’nin politikalarına yansımamaktadır. Zaten tıkanma ve kriz de buradan çıkmaktadır. Kürt tarafı sorumlu davranmakta, AKP ise bu sorumlu yaklaşımları istismar etmektedir.
AKP’nin Kürt sorununun çözümünde samimi ve ciddi olmadığı Rojava Kürdistan’ındaki tutumuyla belli olmaktadır. Rojava’daki savaşı esas olarak Türkiye yürütmektedir. Silahlı çeteleri besleyen, donatan ve saldırtan Türkiye’dir. Türkiye bunu bir politika haline getirmiştir. Bilinçli bir biçimde Rojava devrimini bastırma politikaları izlemektedir. Bunu gizli kapaklı da yapmıyor, açık bir biçimde yapıyor. Kuşkusuz KDP de politikaları ve ambargoyla bu saldırıyı cesaretlendiriyor. Bu yönüyle Türkiye ve KDP’nin politikaları birbirini tamamlıyor. Bu politikada da Türkiye aktif davranıyor. Öyle ki Rudaw televizyonu KDP ile birlikte Rojava Devrimine düşmanlık yapan bir psikolojik savaş merkezi olarak kullanılıyor. Rudaw televizyonunun yayın politikasının Hewler elçiliğiyle yönlendirmeye çalışıldığı ortaya çıkan belgelerle anlaşılmaktadır.
Rojava Devrimine bu düzeyde düşmanlık yapılması, Kürt Halk Önderinin ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin demokratikleşme konusunda yaptığı büyük fedakarlıkları yok saymak anlamına gelmektedir. Bu tutarsızlık ve ikiyüzlülükle 9 aydır süren çatışmasızlık devam edebilir mi? Kürt tarafının büyük fedakarlıklarla yürüttüğü sürece karşı bu kadar açık oyun oynanır mı? Bu kadar açık bir biçimde Kürt tarafının başlattığı süreç sabote edilebilir mi? Bu durum süreci kritik bir noktaya getirmiştir. AKP Hükümeti ya demokratikleşme konusunda ciddi bir karar alacaktır, ya da demokrasi güçleri ve Kürt halkına karşı yürüttüğü kirli savaşı sürdürmede ısrarlı olduğu anlaşılacaktır.
Kürt halkı ve demokrasi güçleri 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde yüz binlerle meydanları doldurarak AKP’yi sorumlu davranmaya çağırmışlardır. Kürt halkı ve demokrasi güçleri demokratik çözümde ısrarlıdır. Böyle bir irade vardır, ancak bu irade karşısında demokratik bir zihniyet ve irade bulunmuyor. Böyle bir irade olsa Türkiye’de demokratikleşme de Kürt sorununun çözümü de kısa sürede gerçekleşir. Amiyane deyimle un, şeker, su, her şey var, ama ortada helva yapacak usta yok. Ne kendisi bu ustalığı gösteriyor, ne de bu ustalığı yapmak isteyenlere fırsat veriyor. Türkiye’de siyasi sorunların çözüm bulmaması işte AKP’nin bu demokratik olmayan hegemonik zihniyetinden kaynaklanıyor.
AKP Hükümeti ne içeride ne de dışarıda demokratik zihniyeti ve demokratik siyaseti devreye koyabiliyor. AKP Hükümetinin demokratik siyasetle sorunları çözme kabiliyet ve kapasitesi de yok. Ya oyalama ve aldatmayla ya da savaşla işleri yürütmeye çalışıyor. Suriye’de savaşı esas olarak kışkırtan, Rojava’da silahlı saldırıları yürüten Türkiye’dir. Ne Suriye genelinde ne de Rojava’da siyaseti devreye sokuyor. Daha doğrusu siyasi yoldan yapılan her girişimi sabote etmektedir. Bu gerçeklik Kürt Halk Önderi ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da demokratik siyasi yollardan çözüm arama politikalarının neden sonuç almadığını da ortaya koymaktadır.
AKP’nin Suriye’ye müdahalede ısrarlı olması, hatta sınırlı operasyon yetmez, Suriye’nin genelini kapsamalı ve mevcut iktidarı düşürecek kadar sert olmalı, demesi sorunlara nasıl yaklaştığını ortaya koyuyor. Sorunların demokratik siyasetle çözülmesi yerine, içeride ve dışarıda savaş politikası izliyor. Böylece savaş cephesinde yer alıyor.
Bu politikalar dikkate alındığında Türkiye ve Ortadoğu’da sorunların çözüm yolunun yeni bir zihniyet ve politika gerektirdiğini gösteriyor. Bu açıdan Kürt Halk Önderi ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin tüm halklarla birlikte demokratik yaşam içinde kardeşlik temelinde sorunları çözme projesinin tek yol olduğu bir daha görülüyor.