Özellikle HDP’nin seçim bildirgesini açıklaması ile başlayan, CHP’nin ve diğer muhaliflerin de dahil olmasıyla genişleyen tartışmaların, hem içeriği hem de tarzı Türkiye siyasetine yeni bir pencere açtı. 

Bu sayede, AKP’nin gayreti ile yürütülen boş, yaygaralı polemik siyaseti nihayet bu kör noktadan çıkmış görünüyor. Yakın zamana kadar “öyle dedi, böyle baktı, dedi, demek istedi” biçiminde sürdürülen, hiçbir yaraya merhem olma kabiliyeti olmadığı gibi halkı kutuplaştırarak kör dövüşüne iten bu siyaset tarzına olan ilgi, şimdilik çekiciliğini yitirmiş görünüyor. 

Bunun yanında, seçim bildirgelerine ve özellikle ekonomik meselelere yoğunlaşan tartışmalar hem AKP’yi sıkıştırdı hem de saldırı pozisyonundan savunma pozisyonuna itti. Toplumun açlık sınırında yaşayan milyonları için asgari ücretin ne kadar olması gerektiği ya da sosyal haklara ilişkin tartışmalara ilgisi elbet kaçınılmazdı denilebilirse de, AKP’nin fazlası olmaz dediği yerde bunun mümkün olduğuna dair muhalif partilerce yapılan ikna edici açıklamalar, AKP’nin inandırıcılığını kaybetmesine yol açıyor. 

Yoksulluğu kader olarak gösteren ve kurtuluş için hak yerine sadaka vaat eden AKP, özellikle bu noktada sıkışmış görünüyor. İktidarda olacak olmanın dayanılmaz ağırlığı altında da eziliyor AKP.  Ancak sadece bu değil tabii ki. Şimdiye kadar ülkeyi bir şirket mantığı ile yani her durumdan kar ve para hedefi ile ve sermayenin hizmetinde yöneten AKP’nin, işçinin emekçinin lehine vaatlere dili varmıyor, eli gitmiyor. Kaldı ki buna vizesi de yok. 

Hatta asgari ücretin neden artırılamayacağını izah ederken; Türkiye’nin ucuz emek cenneti olduğunu, sermayenin bu nedenle burada yatırıma yöneldiğini, asgari ücret artarsa yatırımcının başka ucuz emek cennetleri arayacağını da söylüyorlar. Bu açıklamalarda ne halkın doyması için, ne gerektiği için ne de insanca bir yaşam için gereken olanakların devlet tarafından nasıl sağlanacağı yok. Sermayenin hizmetinde olmakla kendi kazançlarını sermayenin kazancına bağlayan AKP için şirket çıkarları ne gerektiriyorsa o yani. Ancak bu tartışmaların yarattığı önemli bir farkındalık var artık. Halk AKP’nin kıblesini anlamış oldu. 

Tartışmaların halkın yaşam hedeflerine yönelmiş olması önemli olmakla birlikte, toplumun ufku halen karın doyurmanın ve korkularının ötesine geçememiş görünüyor. Ancak bu somut durumu tespit ederek AKP'yi buradan sıkıştırmış olmak muhalif partiler adına ve özellikle HDP adına oldukça akıllıca. 

Seçim bildirgesinin yarattığı olumlu hava ile birleşen AKP’yi zayıflatma isteği ve Kürtlerin parlamento dışında kalmalarının çatışma ortamını tetikleyeceğine dair değerlendirmelerin yarattığı kaygı ile görece uzak pek çok seçmen HDP’ye oy verme düşüncesinde bugün. Ve hatta aynı kesim, bu eğilimini ve HDP’ye oy vermenin gerekli olduğunu sadece AKP ve CHP tabanına değil MHP tabanına da konuşuyor ve şaşırtıcı oranda olumlu tepkiler alıyor. 

HDP'nin, Eşbaşkan Selahattin Demirtaş’la başlayıp, seçim bildirgesi ile devam eden yükselişi sürüyor. İktidar, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kapatılacağı tartışmasını öne çıkartarak muhafazakar kesimi HDP'den uzak tutmaya ve HDP’yi CHP’lileşmekle suçlayarak seçim bildirgesinin etkisini zayıflatmaya çalışsa da kimse buna itibar etmiyor. 

Rehavete mi düşelim? Elbette değil. Osmanlının torunlarının da dedeleri gibi oyunbaz olduklarını unutmadan, tedbirli ve uyanık olmak, azimle çalışmak, toplumda oluşan sempatiyi demokrasi ve özgürlük talepleri doğrultusunda mücadeleye kazanmayı perspektif edinmekle birlikte, öncelikle sandıkta oya çevirmek görevimiz var. Ve çoook çalışmalıyız, çook...