Geriye dönüp şöyle bir yakın geçmişe bakalım. Yıl 2005 ve Başbakan Tayyip Erdoğan Ankara’da aydınların önünde, Diyarbakır’da ise halkın önünde konuşuyor. Özetle şunları söylüyor: “Kürtlerin sorunu benim de sorunum, hepimizin sorunudur. Devlet inkar politikasıyla Kürtlere haksızlık etmiştir. Biz Kürt sorununu demokratikleşme temelinde çözeceğiz. Kürt kardeşlerimizin bütün haklarını demokratikleşme temelinde sağlayacağız…”
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın söz konusu konuşmaları, dünyanın dört bir yanında bu tür sorunları çözen politikacıların sözlerine tamamen uyuyor. Önce sorunu kabul ediyor ve doğru tanımlıyor. Ardından geçmişte doğru yaklaşılmadığını, geçmiş uygulamaların yanlış olduğunu söylüyor ve geçmişe dönük bir bakıma özeleştiri veriyor. Son olarak da sorunu mutlaka çözeceğini açıkça ifade ediyor ve bunun için de çok doğru olarak demokratikleşmeyi adres gösteriyor.
Peki ardından ne oluyor? 23 Aralık 2005 tarihli Milli Güvenlik Kurulu toplantısında ordu müdahale ediyor ve Kürt sorununu çözeceğim diyen AKP hükümeti, Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yeni bir topyekun savaş saldırısı başlatıyor. Yaşar Büyükanıt’ın “iyi çocukları” devreye giriyor ve Şemdinli’de Umut Kitapevi saldırısı ile yeni bir kirli savaş dönemi başlıyor. Ve Başbakan Tayyip Erdoğan bu sefer 2006 yılı Newrozunda konuşuyor: “Çocuk da olsa, kadın da olsa güvenlik güçlerimiz gerekeni yapacak!” Böylece Kürt toplumuna yönelik vahşi bir faşist polis terörü başlıyor.
Yakın geçmişte Tayyip Erdoğan’ı ve AKP’yi izlemeye devam edelim: Yıl 2009’un Mart ve Nisan ayları. 29 Mart yerel seçimlerinde Kürt demokratik siyaseti AKP’ye karşı Kürdistan’da ezici bir seçim zaferi kazanıyor. Ardından PKK 13 Nisan günü “Demokratik siyasete şans tanımak” amacıyla yeni bir ateşkes başlattığını ilan ediyor. Aynı gün dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ Harp Okulları’nın mezuniyetinde konuşuyor ve PKK’ye karşı yeni topyekun özel savaşın programını çiziyor. 14 Nisan sabahı ise AKP hükümeti Kürtlerin “siyasal soykırım” dedikleri operasyonları başlatıyor.
Operasyonları başlatıyor ama PKK’nin ateşkes ilanına karşı siyasal soykırım operasyonları kamuoyunu ikna etmiyor. Bunun üzerine çare aranıyor ve hemen bulunuyor. Hükümet yeni bir “Kürt Açılımı“ ilan ediyor. Böyle bir söz söyleniyor ama içi boş olduğu için herkes kendine göre anlıyor ve değerlendiriyor. AKP’nin taktiğini iyi kavrayan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, “Madem Kürt açılımıdır, ben de Kürt sorununun çözümü için yol haritası hazırlıyorum” diyerek 15 Ağustos’ta hazırladığı Yol Haritası’nı hükümete sunuyor.
2009 yılı tam bir taktikler savaşına sahne oluyor. “Kürt Açılımı” deyimi tutmayan ve Yol Haritası ile oyunu bozulan AKP, bu sefer “Demokrasi Açılımı”, ardından da “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” söylemlerinde karar kılıyor. Kürt Halk Önderi’nin hazırladığı Yol Haritası’nı kamuoyundan gizliyor ve “Pratik gücü yok” propagandası yapıyor. Buna karşılık Önder Abdullah Öcalan’ın çağrısı üzerine Kandil ve Mexmûr’dan iki barış grubunun Türkiye’ye gitmesi AKP’nin taktiklerini tüketince, bu kez “Sil baştan yapıyoruz” diyerek Tayyip Erdoğan yeniden topyekun özel savaş konseptine dönüyor ve İmralı’da 17 Kasım Darbesini gerçekleştiriyor.
PKK’nin 1 Haziran 2010’dan itibaren AKP’nin bu politikasına devrimci halk savaşıyla karşılık vermesi üzerine AKP bir kez daha İmralı’ya koşuyor ve Kürt Halk Önderi’nden ateşkes çağrısı talebinde bulunuyor. 13 Ağustos 2010’daki ateşkes ilanı 12 Haziran 2011 seçimine kadar devam ediyor. Önder Abdullah Öcalan bu sefer de İmralı’da yürütülen görüşmeler temelinde “Kürt Sorununa Demokratik Çözüm Projesi” sunuyor. Seçime kadar oyalayan AKP, 12 Haziran seçimini kazanınca yeniden topyekün özel savaş konseptine dönüyor.
Erdoğan ve AKP
gerçek yüzünü gösterdi
Cezaevlerindeki kitlesel açlık grevi ve ölüm orucu girişimlerine müdahale edilmesi talebiyle 2012 Aralığından itibaren AKP Hükümeti yeniden İmralı’ya gidiyor ve bu diyalog 2013 Newrozu'nda Önder Abdullah Öcalan’ın yaptığı “Demokratik Çözüm Süreci” çağrısına varıyor. O günden bu yana geçen iki yıllık süre içinde başta Tayyip Erdoğan olmak üzere tüm AKP sözcülerinin en çok kullandığı deyim “Çözüm Süreci” oluyor.
Öyle ki, neredeyse bu deyimi dillerine pelesenk ediyorlar. Her türlü olumsuzluk ve hilenin üzerini “Çözüm Süreci” deyimiyle örtmeye çalışıyorlar. Toplumu bu temelde çok ciddi bir biçimde de aldatıyorlar. Demagoji ve psikolojik savaşla yüzlerini maskeleyerek, sanki Kürt sorununu çözüp ülkeye barış getirecekmiş gibi bir aldatmayı toplum nezdinde yaratıyorlar. Bu nedenle AKP’nin yüzündeki maskeyi bir kez daha düşürmek gerekiyor ve bu ciddi bir zorluk içeriyor.
Bu noktada bazı sol çevreler, “Zaten AKP gerçeği açık” diyerek Önder Abdullah Öcalan’ın çabasını anlamsız görüyor. Evet, AKP’yi tanıyan aydınlar açısından AKP gerçeği açık da, fakat gerçek yüzünü göremeyen on milyonlarca halk açısından açık değil! Dolayısıyla bu insanlar AKP demagojisine aldanıyorlar ve ona oy veriyorlar. En son yüzde 52 oy vererek Tayyip Erdoğan’ı cumhurbaşkanı seçmediler mi?
AKP’nin “Çözüm süreci” oyununu bozan da Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 2014 Kasımı'nda sunduğu “Barış ve Demokratik Müzakere Süreci Taslağı” oldu. Seçim öncesinde AKP’yi netleşmeye bu proje zorladı. 28 Şubat Dolmabahçe Deklarasyonu ve Newroz Manifestosu’yla AKP’nin önüne şu kondu: Ya müzakere için adım atacaksın ya da artık “çözüm süreci” diyemeyeceksin! Nitekim müzakere için adım atamayan Tayyip Erdoğan, “Ben bunlara karşıyım” diyerek aslında çözüm sürecine karşı olduğunu itiraf etmiş oldu.
Tabi Tayyip Erdoğan sadece çözüm sürecine karşı olduğuyla da yetinmiyor, artık açıkça “Kürt sorunu yoktur” da diyor. Yani bununla aslında “Kürt halkı yoktur” demiş oluyor. Tayyip Erdoğan’ın yüzündeki tüm maske iniyor. Özellikle HDP Heyeti’nin 30 Nisan tarihli açıklaması, Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’nin yüzündeki maskeyi tamamen indirmiş bulunuyor. HDP Heyeti, AKP Hükümeti'ni “İmralı görüşmelerinde verdiği sözlere ve ulaşılan mutabakatlara sahip çıkmaya” davet ediyor. Bu da Tayyip Erdoğan ile Ahmet Davutoğlu’nu neredeyse çıldırtıyor.
AKP’nin miadı doldu
Peki gerçekten Tayyip Erdoğan ve AKP’liler “Kürt halkının olmadığını mı” düşünüyorlar. Bize göre sanki böyle değil. AKP’liler MHP’liler gibi değiller. Kaldı ki Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanı iken hazırlattığı raporda “Kürdistan’a federasyon verilmesinin” yer aldığını biliyoruz. AKP’liler Kürt halkının varlığını kabul ediyorlar, fakat siyasi çıkar gereği bunu inkar ederek “Yoktur” diyorlar. Aslında Tayyip Erdoğan 2005-2006’da Yaşar Büyükanıt’ın baskısıyla bu konuda ciddi bir kırılma yaşadı. Yani asli görüşünden döndü. Şimdi de aynı Tayyip Erdoğan tüm AKP’ye kırılma yaşatmaya çalışıyor.
Tabi böyle olması istenmezdi ve sadece AKP’nin maskesi düşsün diye bu mücadele yürütülmedi. Gerçekten de AKP ile demokratik siyasi çözüm bulunsun diye çalışıldı. Nihayetinde Türklerle Kürtler birbirini yok edemeyeceklerine göre, bir gün mutlaka siyasi çözümü kabul edeceklerdir ve daha fazla kan dökülmeden bu çözümün şimdi gerçekleşmesi de elzemdir. Fakat AKP kendisine verilen şansı doğru kullanamamıştır. 2005, 2009, 2010 ve 2013 ile 2015 yılları arasında olmak üzere toplam dört fırsat verilmiştir ki, aslında AKP şansını fazlasıyla kullanmıştır. Bütün bu şansları özel savaş kapsamında sadece kendi iktidarını sağlamlaştırmak üzere kullanan AKP’nin işi artık bitmiştir, artık AKP’ye karşı mücadele ve onu aşma söz konusudur.
Belli ki bu tür görüşmeler artık böyle olmaz. AKP’ye verilen büyük şans artık aşılmıştır. Bir daha görüşme olacaksa, artık bunun koşulları ve ilkeleri olacaktır. Nitekim HDP Heyeti de 30 Nisan açıklamasında başta Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın görüşmeci statüsünün resmileştirilmesi ve koşullarının düzeltilmesi olmak üzere birçok koşulun yerine getirilmesi gerekeceğini belirtmiştir. Yani AKP kendisine sunulan fırsatı elinin tersiyle itmiştir.
Artık AKP’nin Kürtleri oyalama gücü kalmamıştır ve dolayısıyla iktidarda kalma nedeni kalmamıştır. AKP’yi iktidarda “Kürt direnişini geriletsin” diye tutuyorlardı. Nitekim uluslararası komployu başarıya götürsün diye görev verdiler. Şimdi artık AKP’nin miadı doldu. Artık AKP’ye karşı herkesin mücadele edeceği bir süreç başladı. Yakında bunun sonucu da görülecek. AKP’nin 30 Nisan’da maskesi düştü, 7 Haziran’da da kendisi düşecek!