Abdullah Gül, Necmettin Erbakan’la birlikte Bosna'ya yardım için toplanan "kayıp triliyonlar" davasının sanığıydı. Erbakan yargılanıp, hapse mahkum oldu. Onun dosyası, "dokunulmazlık" nedeniyle ayrıldı. O şimdi Cumhurbaşkanı…
Bir bakıma ülkede kimileri için hırsızlık, yolsuzluk iddiaları vız geliyor, tırıs gidiyordu. Baklava çalan aç çocuklara, fırının kırıntılarını toplayan yoksullara göreydi mahkum olmak. Arkası kuvvetli olanlar Allahın bağışlanmış kulları olarak yükselmeye devam ediyorlardı.
Süleyman Demirel, suçlanmaktan muaf Tanrının seçkin kullanrından biriydi. Ardına tıngırdıyan yolsuzluk tenekeleriyle merdivenleri beşer beşer atlayarak makamdan makama atlıyordu. Tansu Çiller'in götürdükleri ise Amerika'da otel olarak karşımıza çıkıyordu.
Arkası olmayanlar, birini işaret etti diye, "cinayete azmettirmekten" ömür boyu hapis yatıyor, ama sivil Kürt kırımı, Roboskî benzeri katliam, köy bombalama, şehirleri, dört bin köyü yakma emri verenlere soru bile sorulmuyordu.
Onun için, bugün ortaya çıkan dolar balyaları, dolu dolu ayakkabı kutucukları yüzünden de kimseciğin başı ağrımayacak. İktidar seçkinleri, "işini bilenler" olarak, daha çok takdir görecekler. Takdir oy artımı şeklinde, kasalarına akacaktır…
Nitekim içerdeki oğullar, daha ilk gün şeref koşusunda birinci gelmiş muamelesiyle, halkın parasıyla satın alınmış arabalardan inen "VİP" (birinci sınıf seçkin insanlar) yolcuları tarafından ziyaret edilmektedir.
Fethullah Gülen örgütü ile iktidar arasında gelişip, harlanan savaşa bakmayın siz. Onlar, düne kadar iş üstünde, yağan nimetler yağmuru altında beraberce ıslanıyorlardı. Aynı kaptan dünyalık kaşıklıyor, bu dünyada cenneti yaşamak için, "haydi hep beraber" naralarıyla, ortak düşmanlarının üstüne hamle ediyor, yakaladıklarını hapishane duvarlarının ardına tıkıyarak engelleri temizliyorlardı.
Kalabalıklar, "adamlarımız cennet yolu üstündeki dikenleri temizliyor" alkışıyla destek veriyordu, koalisyona. Paylaşım ve götürmede kardeşlik günlerinde, kazançlar tıkırında, onlara "mal, mülk, para, oy bağışı" yapanlar cennetlikti.
Koalisyon, ülke ihalesini almış, iş bilen müteahhit gibiydi. Evrene düzen veren pozitif hukuk yok, kumpanyanın icadı dini söylem ülke ve insan hayatına yön veriyordu. Çıkarlarına ters düşen her şey dine aykırı, aykırı düşen herkes düşmandı.
Özgürlüklerini arayan Kürtler, topluca zindanlara tıkılacak "KCK terör örgütü"ydü. Gazeteciler, terörist, banka soyguncusuydu, dilleri ve medyalarında. Diz çöküp biat ederek, elde kaşık, kepçe çanağa yanaşmayan aydınlar, yazarlar "itlaf edilmeyi hak eden muzırat", işsiz, işlevsiz bırakılarak kenara konması gereken zararlı "mahlukat"tı.
İki kumpanya kardeşçe, bir arada "baldan tatlı" aylarını yaşıyorlardı.
Fethullah Gülen, o güne kadar kadri, kıymeti bilinmemiş, ancak değeri daha yeni keşfedilmiş bir "ermiş baba"ydı.
Ona dar gelmeyecek unvanlar, ermişlere yakışan titr ve azizlere has anma deyimler, tarihin derinliklerindeki efsanelerden, dini menkibelerden seçilip başından dökülüyor, boynuna asılıyordu.
O bir gün "Fethullah Hoca" ise, ertesi gün "Fethullah Gülen Hoca efendi" oluyor, bir saat sonra isminin başına "muhterem zat" deyimi ekleniyor, din uluları için kullanılan "hazret"e kadar gidiyorlardı.
Hatta oturduğu yer, "muhteremlikten" dünyaya sığdırılamıyor "Okyanusun ötesi" diye tarif ediliyor, mekanına da "Pensilvanya" deniyordu.
Pensilvanya’dan yükselen avaz, hayatımız yön veren fetva idi. Ta ki, kumpanya koalisyonu, bölüşümde anlaşmazlığa düşene, soğuk savaş rüzgarları, can yakıcılığa evrilene kadar…
Karşılıklı kılıçlar çekilip savaşın kızgınlığı içinde, kaçakçılık, rüşvet, haraç düzenekli Mafya ilişkiler ağının kiri, pası, pisliği ortalığa saçılınca, ne "hazret" kaldı, ne de "muhterem" payesi…
"Muhterem adam" bir anda "çete başı" oluvermişti, eski ortağın dilinde. Uluslararası düşman odaklarının ajanı, örgütü de fesat, fitne ocağı…
Dünün "muhterem zatı" kısılmış çaresiz sesiyle, uzaklardan beddua ediyordu:
"Marifetleri ortaya saçılan hırsızı, rüşvetçiyi, haraççıyi, talancıyı bırakıp üstüme geliyorsun ey zalim, evini, ocağını ateşler sarsın, seller götürsün inşallah!.."
Bedduadan başka çaresi yoktu. Çünkü adı konmamış Sıkıyönetim rejimiyle savcılar kuşatmaya, silahları elinden almış, eli, kolu bağlanmıştı.
Recep Tayyip Bey ise Fethullah Gülen meydan savaşı "gazası"nda kutsal savaşçıların baş komutanı edalıydı. Kor ateşlere basmış, tabanı, baştan başa baldırı, bacağı yanmış, cılk su bağlamış yanıkların acısı, sızısı yüreğine inmiş gibi bir oraya, bir buraya segirtiyor, mikrofonlara ağzını dayayıp feryad û figan ediyor, "inlerine gireceğiz, bedduaları sandığa gömeceğiz" naraları haykırıyordu.
Amerikan doları balyalarını, mücevher hazineleri, İstanbul’un nadide arsalarını istifleyenler değil, onları yakalayanlar suçluydu, haykırışlarının bütünlüğü içinde.
Yazının başında örneklendiği gibi göreceksiniz, AKP’nin oyları aratacaktır. Çünkü, burası TC ve kimileri götürenleri takdir ediyor.
AKP’nin oyları artacaktır!
TC’nin "Baş efendisi" Recep Tayyip bey, bir önceki hali olan Belediye Başkanlığında yolsuzluktan ve kalpazanlıktan sanıktı. Sonra, halkının takdiriyle Başbakan oldu.