- Günümüz dünyasında başarı, değişime karşı direnmekten değil; değişimi doğru analiz edip ona uyum sağlayabilmekten geçmektedir. Özgürlük Hareketi de bu küresel dönüşümün bir parçasıdır.
- Zamanın ruhunu doğru okuyabilen, değişen koşullara uyum sağlayan ve manevra kabiliyetini geliştiren Hareket, küresel değişimin sunduğu fırsatları kendi halklarının lehine çevirebilmektedir.
ŞEMSETTİN ÖZER
“Başarı da başarısızlık da beyinde başlar.”
Beyin, yalnızca düşüncelerin depolandığı pasif bir alan değildir; bedeni yöneten, deneyimleri anlamlandıran, duygu ve düşünceleri üreten, analiz eden, öğrenen ve her yaşantıyla kendini yeniden inşa eden canlı bir evrendir. İnsan, bu evrenin hem bahçıvanı hem de ürünüdür. Bu nedenle zihnimize ektiğimiz her düşünce, zamanla karakterimizi ve yaşam biçimimizi şekillendirir.
Hayat, zaman ve mekân
Hayat ve zaman, diyalektik bir akış içinde sürekli değişir. Doğduğumuz andan, hatta anne karnındaki ilk oluşumumuzdan itibaren başlayan bu değişim, yaşam boyunca sürer. Annenin hareketleri, çevresi ve deneyimleri, çocuğun gelişimini etkiler; bireysel deneyimler ise zamanla toplumsal ve kültürel yapılara dönüşür. Zaman ve mekân birbirinden kopuk değildir. Toplumsal değişim de bu ilişkinin içinde gelişir. Zaman, yalnızca kendisini değil, dokunduğu her şeyi dönüştürür. Zaman insanın kendisidir.
Yaşam, damarlarımızda dolaşan kan gibi sürekli hareket hâlindedir. Bu hareket, geçmişin ezberlerini tekrar ederek değil, yeni zamanın dilini kurarak ilerler. Geçmişi aşamayan düşünce, damarda pıhtılaşan kan gibi yaşamın akışını engeller; sonunda yeni bir yol bulmak, yani bir “bypass” kaçınılmaz hâle gelir. Özgürlük felsefesi, Ortadoğu’nun dogmasını bypass etmekte kararlıdır. Buna karşı direnç anlaşılır, çünkü statüko değişmeye karşıdır ama yenilmeye mahkumdur. Hiçbir şey, yalnızca kendi doğasıyla değil, kurduğu ilişkiler sayesinde anlam kazanır.
Zihinsel donmanın başlangıcı
Değişmeyen tek bir an bile olmadığını bildiğimiz hâlde, zamanla kendi içimizde bir sabitlik oluşturmaya başlarız. “Ben buyum” ya da “Ben bilirim” dediğimiz anda, farkında olmadan kendimize görünmez sınırlar çizeriz. Özgürlük anlayışı bunu reddeder. Özgür ve diyalektik düşüncenin yerini katı kabuller aldığında zihin, hareket kabiliyetini yitirir. Durgunlaşan su, nasıl canlılığını kaybederse değişimi reddeden zihin de zamanla kendini yenileme gücünü kaybeder. İşte zihinsel donma tam da burada başlar. İnsan, kendisini dünyanın merkezine koyar ve her şeyi kendi oluşturduğu kalıplar üzerinden değerlendirmeye başlar. Dünyayı olduğu gibi görmek yerine, kendi zihinsel sınırlarının içinden yorumlar.
Oysa her tanımlama bir ölçüye, her ölçü de bir başlangıç noktasına ihtiyaç duyar. Gerçeklik her zaman şu soruları beraberinde getirir:
* Kime göre gerçek?
* Neye göre gerçek?
* Ne kadar gerçek?
Hiç kimseye göre gerçekler olamaz, gerçekler sadece gerçeklere göre olur. Kendimizi tanımladıkça dünyayı da tanımlamaya başlarız. İçimizde taşıdığımız ölçütleri dış dünyaya uygular, böylece “ben” ile “dünya” arasında keskin ayrımlar oluştururuz. Bize ait olanla olmayanı ayırdıkça dünyayı daha iyi anladığımızı düşünürüz. Oysa çoğu zaman gördüğümüz şey, gerçekliğin tamamı değil, kendi algımızın ürettiği bir yorumdur.
İnsan, dünyaya kendi duyuları ve zihinsel sınırları içinden bakar. Gözümüzün gördüğü, kulağımızın duyduğu ve zihnimizin kavradığı kadarını gerçek kabul ederiz. Sonsuz bir evrenden yalnızca küçük bir parçayı deneyimler, sonra bütünü hakkında hüküm vermeye çalışırız. Yanılgı burada başlar.
Tanımlama ihtiyacı
İnsan, tanımlama ihtiyacı duyar, çünkü tanımlamalar hayatı kolaylaştırır. Karmaşık olanı sadeleştirir, belirsiz olanı daha anlaşılır ve kontrol edilebilir hâle getirir, ancak unutmamamız gereken gerçek şudur: Kurduğumuz her tanım, gerçeğin tamamı değildir; deneyimlerimizin, algılarımızın ve zihinsel sınırlarımızın oluşturduğu bir yorumdur.
Kendinde başlamak
Dogmanın eşiğinden hayata bakmak; aklın ve duygunun ışığını azaltıp insanın kendi içindeki dar koridorlarda kaybolması gibidir. İnsan, değişmeyi bıraktığı anda yaşamla bağını da zayıflatır, çünkü hayatın özü hareket, dönüşüm ve yeniden oluşumdur. Kendi zihninin bahçıvanı olabilen insan ise düşüncelerini sürekli gözden geçirir; gereksiz olanları budar, yeni fikirleri besler ve kendisini yeniden inşa eder. Böylece yalnızca dünyayı değil, önce kendisini değiştirmeye başlar.
Özgürlük Hareketi, hep kendinden başlar, hakikate böyle ulaşır. Toplumsal hareketler de aynı ilkeye dayanır. Geçmişin ezberleri, değişmeyen kalıplar ve eski yöntemlere bağlılık toplumları ileri taşımaz. Yeni bir gelecek, ancak eleştirel düşünebilen, fedakarlığı göze alan ve özgürlük fikrini çıkarsızca insanlara taşıyabilen siyasetçi ya da politikacı olabilir.
Avrupa ve Ortadoğu
Demokrasi, yalnızca bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda bir kültür ve yaşam tarzıdır. Avrupa’nın demokrasi deneyimi; kilise dogmalarına ve eski düşünce kalıplarına karşı verilen uzun mücadelelerin sonucunda gelişmiştir. Rönesans, reformasyon ve aydınlanma, bu düşünsel mücadelenin ürünleridir. Avrupa’nın dünya üzerindeki etkisi, yalnızca askeri ya da ekonomik gücünden değil, düşünce, bilim ve kültür alanında gerçekleştirdiği dönüşümden kaynaklanmaktadır.
Ortadoğu’da ise tarih boyunca demokrasi için güçlü bir toplumsal mücadele geleneği oluşmamış; bunun yerine farklı dogmaların birbirleriyle mücadelesi öne çıkmıştır. Özgür düşünce ve demokrasi kültürü yeterince gelişmeyince dogmatik iktidarlar kurulmuş, korku ve itaat siyasetin temel araçları hâline gelmiştir. Molla rejimi, Taliban, DAİŞ, HAMAS ve AKP gibi örnekler, farklı biçimlerde bu anlayışın sonuçlarını göstermektedir. Bu nedenle toplumsal özgürlük mücadelesini anlamak için tarihe yalnızca olaylar üzerinden değil, zihniyetler üzerinden de bakmak gerekir.
Ortadoğu'ya çöken
Ortadoğu kültürünü büyük ölçüde şekillendiren iki temel yaklaşım vardır: Dogmatizm ve nihilizm. Nihilizm, değişimi ve anlam üretimini reddeder. Dogmatizm, hakikatin yalnızca kendisinden başladığını iddia eder. Her iki anlayış da özgürlüğün anlamını kavrayamaz ve yeni bir gelecek kuramaz. Halbuki değişim, düşüncede başlar; düşünce değişirse birey, birey değişirse toplum değişir.
Kürtlerin çabası
Kürt Özgürlük Hareketi de Ortadoğu’nun kaderini değiştirmeyi hedefliyor. Kürtlerin, bölgenin en dinamik ve demokratik siyasal kültürlerinden birini geliştirme potansiyeline sahip olduğu açıktır.
Küreselleşen dünyamızda en çok tartışılan kavramların başında değişim gelmektedir. Değişim, devletlerden örgütlere, toplumlardan bireylere kadar hemen her alanı etkisi altına almış; çağımızın belirleyici dinamiklerinden biri hâline gelmiştir. Özellikle teknolojide yaşanan hızlı gelişmeler, devletleri, kurumları ve ideolojileri, yeni koşullara uyum sağlama zorunluluğuyla karşı karşıya bırakmıştır. Değişim öylesine hızlı ilerlemektedir ki; neredeyse her gün yeni bir gelişme ve farklı bir dönüşümle karşılaşmaktayız. Bu hızlı değişimin en önemli sonuçlarından biri, statükocu anlayışların giderek etkisini kaybetmesi; katı dogmaların sorgulanması ve evrensel değerlerin daha görünür hâle gelmesidir. Bilginin, düşüncelerin, teknolojinin ve toplumsal yapıların sürekli yenilendiği bir dünyada hiçbir sistemin uzun süre değişmeden varlığını sürdürmesi kolay değildir.
Küresel dönüşümün parçası
Bu çerçevede, Ortadoğu’da uzun yıllar mutlak ve değişmez kabul edilen birçok dogmatik anlayışın da zamanın ruhuna direnme şansları yoktur. Kendisini tartışılmaz ve kalıcı gören güçler, değişimin etkisiyle birer birer çözülmekte ve eski hâkimiyetlerini koruyamamaktadır. Aynı şekilde, bir dönem “tek süper güç” olarak görülen aktörlerin bile değişen küresel dengeler karşısında mutlak üstünlüklerini sürdürmeleri giderek zorlaşmaktadır. Özgürlük Hareketi de bu küresel dönüşümün bir parçasıdır. Zamanın ruhunu doğru okuyabilen, değişen koşullara uyum sağlayan ve manevra kabiliyetini geliştiren Hareket, küresel değişimin sunduğu fırsatları kendi halklarının lehine çevirebilmektedir. Günümüz dünyasında başarı, değişime karşı direnmekten değil; değişimi doğru analiz edip ona uyum sağlayabilmekten geçmektedir.