
AKP, Milli Nizam Partisi (MNP), Milli Selamet Partisi (MSP) ve Refah Partisi’nin (RP) tarihsel devamı olan bir partidir. Ancak bu devamlılık özel türden daha doğrusu liberalizm “sosuna batırılmış“ biçiminde bir devamdır. N.Erbakan’ın bir zamanlar “halka ilacı, çikolataya sarıp vermek gerekir” dediği politikanın ta kendisidir. AKP de “liberalizm çikolatasına” sarılmış Milli Görüş’çülüktür.
1970’li, 80’li ve 90’lı yıllarda Yeşil Sermaye, küresel kapitalizmin büyümesi ve Türkiye’nin küresel piyasalar ile daha da içiçe geçmesi dolayısıyla daha da büyüdü ve toplumsal ağırlığını ticaretten sanayiye ve banka sermayesine kadar arttırdı. Bu sermaye temeli, giderek bu hareketin ideolojik, politik ve kültürel toplumsal kollarını besleyen tarihsel bir temel haline geldi. Bu sermaye temeli genişledikçe bunun neden olduğu muhafazakarlaşma, dindarlaşma ve bu temelli bir yaşam tarzı giderek toplumsal gözenekleri doldurmaya ve işgal etmeye başladı. Bu gerici eğilimin gelişmesi ve Cemaat örgütlenme ve kültürünü toplumun geneline yayma eğiliminin ortaya çıkması, aynı zamanda bireyin ve özgür iradesinin kuşatılması anlamına geliyordu.
‘Tek bir vurucu güç’ hamlesi
Cemaat kültürü yukarıdan aşağıya doğru örgütlenme ve lidere itaat anlayışını geliştirirken, aynı zamanda faşist hareketlerin toplumsal kitle temelini de oluşturuyordu. Bu kültür aynı zamanda kadını, kadın-erkek eşitliği alanından hızla kopararak onu erkeğin hizmetine veren bir anlayışa da götürüyordu. Bu noktada KCK’nin 2000’li yılların ikinci yarısından itibaren bütün toplumsal örgütlenmeleri, aşağıdan yukarıya seçilme ilkesi temelinde örgütlemesi ve Eşbaşlanlık sistemi ile kadını toplumun her alanında erkek ile eşit bir statüye getirmesi hem bu gerici eğilime cevap olmuş hem de devrimci-demokratik hareketin bu faşist eğilime karşı bir toplumsal savunma mekanizması elde etmesine neden olmuştur.
28 Şubat darbesi, politik İslam içerisinde giderek tek seçim aracılığı ile iktidar olmanın mümkün olmadığı kanaatinin oluşmasına neden oldu. Bu noktada Refah Partisi’nden ayrılan ‘Yenilikçiler’ ile Gülen Cemaati, güçlerini birleştirerek yeni bir iktidar stratejisi oluşturma yoluna gittiler. Yenilikçiler’in kitle partisi olma konumu ile Cemaat’in devletin stratejik kurumlarındaki (Emniyet, Yargı, istihbarat vs.) örgütlenmesinin birleştirilerek “tek bir vurucu güç” oluşturma anlayışı benimsendi. Devlet içerisindeki örgütlenme, toplumsal alanda sivil toplum örgütleri, medya ve ekonomik alandaki örgütlenmeler ile desteklenecekti.
28 Şubat ve düşman cephesi
AKP-Cemaat ittifakı iki aşamadan oluşan bir komplo ile iktidarı tam ele geçirme stratejisi hazırladı. Buna göre komplonun birinci aşaması hükümete gelmek için uygulanacaktı, diğer aşama ise Ordu ve PKK’nin bastırılmasını kapsayacaktı. Ancak bu stratejinin anlaşılmaması ve 28 Şubat’taki gibi içte ve dışta tek bir düşman cephenin oluşmaması için, bu strateji liberal bir politika ve söylem altına saklanarak uygulanılacaktı. Bu politikaya göre, herkes ile bir “uzlaşma” içinde olunduğu izlenimi yaratılacak ve herkesin kafasının karışması sağlanarak, içte ve dıştaki düşmanların temel müttefiklerinden kopması ve herkesin AKP’ye bel bağlaması sağlanacaktı. Böylece temel müttefiklerinden kopan politik aktörler, tamamen savunmasız kalarak AKP-Cemaat ittifakının darbelerine açık hale geleceklerdi. Bunun sonucunda, Türkiye’de bir kısım liberalin daha doğrusu İkinci Cumhuriyetçiler’in AKP-Cemaat cephesine yedeklenmeleri uzun sürmedi.
Bütün bu gelişmeleri kolaylaştıran durum ise ABD’nin Türk devlet ve siyaset yapısında yeni dinamiklere alan açılması gerektiği anlayışını benimsemesi olmuştur. 12 Eylül’den sonra Kemalizm’in giderek daha katı hale gelmesi ve özellikle 1990’lı yıllarda liberal dalga dünyada yükselirken, Türkiye’de 1992-1997 arasında Kürt Özgürlük Hareketi ve Politik İslam ile birlikte liberalleri de baskı altına alması, ABD’de Kemalizm’in liberalizm ile artık uzlaşamayacağı ve bu temelde kendisini Batı Avrupa demokrasisi düzeyine çıkaramayacağı fikrinin oluşmasına neden oldu. ABD 28 Şubat’tan sonra Türkiye’de Politik İslam’ın bölünmesinde ve Yenilikçiler’de bu muhafazakar-liberal ittifakın olanağını ve bu ittifakın Türkiye’yi AB’ye taşıyacağı potansiyelini gördü. Daha doğrusu AKP özellikle bu imajın oluşmasına çalıştı.
AKP’nin liberal söylemler kullanarak Batı ile görünüşte bu “uzlaşması”, giderek Batı’nın Türkiye’deki asıl müttefiklerinden (Ordu ve Kemalistler) uzaklaşmasına ve hatta Ergenekon Komplosu’nda olduğu gibi düşman olmalarına neden oldu. AKP-Cemaat itifakı ve bunlara yedeklenen liberaller, Türkiye’nin AB üyeliği ve Kürt sorununun çözümünün önündeki en büyük engelin Ordu ve Kemalistler olduğu propagandasını her düzeyde yaparak giderek hem içte hem de dışta Ordu ve etki çemberini toplumsal ve siyasal tecrite aldı. Bu tecritin tamamlandığını düşündükler anda da ‘Ergenekon Komplosu’ ile Ordu’ya öldürücü bir darbe vurdular.
Yeşil sermayeyi büyütüyor
AKP liberal politikaların altına muhafazakar politikalarını gizleyerek ilerleyen bir partidir. Bu noktada uyguladığı yöntem ilginçtir: AKP yıkarken liberalizmi kullanmakta ama kurarken muhafazakarlığı kullanmaktadır.
Liberalizm aracılığı ile bütün düşmanlarını içte ve dışta çözen AKP, özellikle de Ordu’yu bastırdıktan sonra giderek Yeşil Sermaye’yi büyük sermaye haline getirme politikasına hız vermiştir. AKP-Cemaat ittifakı, hükümete geldikleri 2002 yılından itibaren, kuvvetler ayrılığını giderek “kuvvetlerin tekliği”ne dönüştürmeye başlamışlardır ve bunu yaparken de “kuvvetlerin ayrılığı“ prensibini savunan liberalleri bile buna ortak etmişlerdir. 2002 yılından itibaren Türkiye ileriye doğru giden değil, geriye doğru giden bir ülkedir.
Dışarıdan bakıldığı zaman AKP’nin uluslararası siyaseti şöyle gözükmektedir: AKP muhafazakar islamcı bir parti olmasına karşın, bazı muhafazakar değerleri koruyarak Türkiye’nin Batı Emperyalistleri ile stratejik ilişkilerini devam ettirmek isteyen; ama bununla birlikte de, Doğu’daki emperyalist ve yerel güçlerle de taktik olarak ilişkiler geliştirmek isteyen bir siyaset izlemektedir.
Bu görünen politika tamamen aldatmaya dönük olup, AKP’nin gerçek stratejik yönelimi ile ilişkisi yoktur ve tam tersine bu gerçek stratejik yönelimi perdelemek için oluşturulmuştur. Bu perdenin oluşturulmasında da liberal örtü kullanılmış ve dış politikada AB’ye üyelik perspektifinin sözde kabul edilmesi, AKP’nın asıl dış politik hedefinin gizlenmesine yardımcı olmuştur.
AKP’nin AB politikası da sorun
AKP, AB’nin Türkiye’yi en azı 20-25 yıl daha üye yapmayacağını bildiği için, AB ile müzakere sürecini içeride Ordu ve büyük sermayeyi çözen bir sürece çevirmiş ve müzakereleri bu kesimleri kuşatmak ve darbe vurmak için bir kaldıraca çevirmiştir. AKP “Batı’ya aslında ondan uzaklaşmak için yanaşmıştır.” Bu noktayı anlamak, AKP’nin gerçek politikasını anlamada temel bir yere sahiptir. AB’ye uyum görünümü altında uygulanan politikaların içeriğini hep gerici biçimde doldurmuştur. Kendi gerici politikalarını “AB’ye uyum politikaları”nın içine ya da altına saklamıştır.
AKP’nin uluslararası stratejisi, Türkiye’nin Batı emperyalistleriyle olan stratejik ilişkilerini alttan alta ve çaktırmadan çözerek, Batı ile ilişkilerini taktik düzeye indirmek; Doğu emperyalistleriyle ilişkilerini de taktik bir düzeye çıkararak, her iki emperyalist grup ile eşit mesafede olacak ve bundan dolayı her ikisini birbirine karşı dengeleyecek bir stratejik konumlanma elde etmektir. AKP bu stratejik konumlanmayı tek başına yapamayacağını bildiği için,bu noktada İran ile stratejik bir bağlantı arayarak, her iki emperyalist kamp arasındaki tarihsel ve bölgesel konumunu güçlendirmek ve geliştirmek istemektedir.
Stratejik bir mütefik olarak İran’ın kazanılması politikası, neredeyse bütün dış politikanın ana konusu konumundadır. Bu stratejik yönelim, dışarıda fazla dillendirilmemektedir, ama sadece alttan alta ilerletilmektedir. İran hem değerler sistemi hem de arzuladığı politik sistem olarak AKP’ye en yakın olan ülkedir. AKP Ilımlı İslam devleti politikasıyla Türkiye’yi İran’a ideolojik, politik, ekonomik ve kültürel olarak daha da yakınlaştırarak, iki ülke arasında bir “kader birliği” anlayışı geliştirmek istemektedir.
AKP İran ile stratejik işbirliğinin bir bedeli olduğunu ve İran’ı birçok yönden tatmin etmekten geçtiğini bilmektedir. Türkiye İran’ın nükleer silah elde etmesine dolaylı olarak destek vererek, İran’ın nükleer silah sahibi olmasını ve bu noktada İsrail’in dengelenmesini istemektedir. Türkiye Batı‘dan yeterince uzaklaştığını ve İran ile stratejik bir düzeyde işbirliği elde ettiğini anladığı bir anda, giderek İran’a dayanarak kendisi de nükleer silah ve teknoloji elde etmeye çalışarak, Ortadoğu güç dengesini kökten değiştirmeye çalışacaktır.
AKP’nin İran ile stratejik işbirliği elde etmesinin önündeki tek engel artık PKK’dir. ABD’nin Ortadoğu’da güç indirimine gitmesi ve Irak’tan çekilmesi; AB’nin kendi içinde ağır bir ekonomik ve politik krize sürüklenmesi; Ergenekon Komplosu ile de Ordu’nun siyasi olarak bastırılması sonucunda, AKP’yi Batı’ya bağlayan bütün bağlar giderek çözülmüş ve PKK, AKP’nin önündeki tek engel olarak kalmıştır.
Temel güçler ve ‘açılım’
AKP iktidarın iplerini tam ele almak için iki temel gücün bastırılmasının şart olduğunu iyi kavramıştı. Bu güçlerden birisi Ordu’ydu diğeri ise PKK’ydi. Birincisini altetmek için Ergenekon Komplosu’nu, ikincisini altetmek için Entegre Strateji’yi hazırladı. Bu iki politika aslında içiçe geçen tek bir politikaydı ve her iki gücün özgünlüğü gözönüne alınarak hazırlanmıştı.
Her iki stratejinin de mantığı hemen hemen aynıydı: Yumuşak ve sert güçler ya da ideolojik, siyasal, ekonomik ve kültürel güçler ile askeri güçler birleştirilerek sonuç alınacaktı. Önce yumuşak güçler kullanılacak ve düşman çembere alınarak müttefiklerinden tecrit edilecek ve daha sonra da askeri güçler ile bastırılması sağlanacaktı. Ama bu stratejinin en önemli noktası, her ikisi ile aynı anda karşılaşmamaktı. Ordu bastırıldığı zaman, PKK “açılım” politikaları ile oyalanılacak, hareketsiz tutulacak ve yumuşak güçler aracılığıyla da çözülmesi sağlanacaktı ve zamanı geldiğinde de askeri hareket ve suikastlerle de zayıflatılacaktı. Ergenekon ve Balyoz davaları başladığı zaman, “açılım” politikasının devreye sokulması işte bu stratejinin ürünüydü.
AKP, PKK’ye karşı uluslararası bir koalisyon oluşturmak isterken, farklı çıkarlara sahip devletleri politik aldatmaya başvurarak tek bir hedefe yani PKK’nin tasfiyesi politikasına çekmek istemektedir. İran’dan, KDP’ye ve El Kaide’cilere, ABD’den AB ve İsrail’e kadar olan geniş bir cepheyi PKK’nin tasfiyesine çekmek isteyen bir politika izlemektedir.
AKP, ABD ve AB’ye, Türkiye’nin Batı ile stratejik ilişkiler geliştirmesinin önündeki en büyük engelin PKK olduğu ve bu engel kalktığı andan itibaren Türkiye’yi tamamen “Batı’ya demirleyeceği” ve bu temelde AB reformlarına asılacağı yalanını söyleyerek, onları PKK’nin tasfiyesi politikalarına çekmek istemektedir. Böylece PKK’ye ortak darbe vurduktan sonra ve tamamen Batı karşısında elleri serbest kaldığı andan itibaren daha fazla İran’a yanaşacak ve stratejik işbirliğini kurmaya çalışacaktır. PKK’nin tasfiyesinden sonra, Türkiye’nin Batı’ya yanaşacağının bir garantisi yoktur ve işte Batı’nın anlamadığı da budur. Bu noktada ABD’de birçok düşünce kuruluşu, ABD hükümetine Türkiye’yi “tekrar kazanmak” için PKK noktasında yardım edilmesi önerisini yapmaktadırlar. Bu noktada AKP “belirsizliği stratejik bir güç” olarak kullanarak, ABD’den AB’ye ve İsrail’e kadar uzanan geniş bir cepheyi parmağına takmış oynatmaktadır.
İran ile stratejik işbirliği
Bu noktada PKK’nin 2013 yılının başında uygulamaya soktuğu Barış politikasının anlamı daha çok ortaya çıkmaktadır. Kürdistan’ın başka parçalarındaki kazanımları sağlamlaştırmanın yanında ateşkes politikası, Doğu’ya doğru giden ve Batı değerler sisteminden uzaklaşan AKP’ye alan açarak, Batı’ya doğru gitmesi ve demokratikleşme doğrultusunda reform yapmasını dayattığı zaman ve AKP bu görevden kaçtığı zaman hem onun üzerine örttüğü liberal örtü giderek kalkmakta hem de Batı’lı güçler ile arasının açılmasına neden olarak giderek yalnızlaşmaktadır.
AKP hem içeride Ordu ve etkisinde bulunan güçlerin başlarını kaldırmasını önleyebilmek için hem de İran ile stratejik işbirliğini gerçekleştirerek uluslararası konumunu sağlamlaştırabilmek için PKK engelini ne olursa olsun aşmak isteyecektir ve bu temelde PKK’ye karşı savaşı “topyekün bir savaşa” çevirecektir. AKP, PKK-HDP cephesini bölemese de PKK’ye karşı saldırmaktan başka çaresi yoktur ve bu politikanın ipuçlarını 2012’nin sonlarında ve 2013’ün başlarındaki söylem ve eylemler ile ortaya koymuştur.
RT Erdoğan, PKK Genel Başkanı Sayın Abdullah Öcalan ile görüşmeleri kabul ettiği 2012’nin sonlarında, idam tartışmasını da gündeme getirerek, bir PKK-BDP bölünmesi gerçekleşmediği taktirde ne yapacağının sinyalini vermiştir. Bundan sonra Erdoğan, Sayın Öcalan’ın önüne, idam ve PKK’nin askeri tasfiyesi seçeneğini koyacak ve kabul etmediği taktirde Sayın Öcalan’ı idam etmekten çekinmeyerek, Sayın Günay Aslan’ın 14 Mayıs 2014 tarihli Yeni Özgür Politika’da belirtmiş olduğu PKK’ye karşı topyekün savaş politikasını devreye sokmaya çalışacaktır.
Bütün bu analizlerimiz abartı değil, Erdoğan ve AKP’nin Türkiye’yi içerisine sokmuş olduğu tarihsel sürecin ürünü olarak ortaya çıkmaktadırlar. Kürt Özgürlük Cephesi’nde yaşanacak kısmi zayıflama ve sendelemelerin, Türkiye ve Kürdistan halkları açısından sonuçları tek kelimeyle felaket olacaktır.
KEMAL ERDEM