PKK Yürütme Komitesi Üyesi Duran Kalkan’la söyleşimizin üçüncü bölümünde, HDP’nin KCK vesayeti altında olduğuna dair iddialara, savaşı kimin yürüttüğüne, demokrasi bloku ihtiyacı ve esaslarına ve Ankara Katliamı sonrası gelişen sürece dair görüşleri yer alıyor.


İktidara yakın olan çevreler ısrarla HDP’nin KCK’nin vesayeti altında olduğu iddiasını dile getiriyor. Siz HDP ile ilişkinizi nasıl tarif ediyorsunuz? 

AKP sıkıştığı için bunları söylüyor. Aslında PKK’yle AKP Oslo’da, İmralı’da görüşmeler yaparken HDP için bunları söylemiyordu. Sıkıştı mı, “KCK, PKK vesayeti var” diyorlar. Aslında vesayet altında olanlar kendileridir. Sırtlarını devlete dayamışlar; devletin siyasi, ekonomik ve askeri gücüne... Onunla iş yapıyorlar. Nasıl bir devlet vesayeti altında olduğunu iktidardan düşünce, 7 Haziran seçim sonuçlarını reddederek AKP ortaya koydu. Vesayet partisi AKP’dir. Devletin vesayeti altındadır. Tam bir devlet partisi olmaya çalışıyor. HDP bir kitle partisi, halk partisi, özgürlük ve demokrasi partisidir. Bir demokratik koalisyondur. Çok faklı ideolojik ve siyasi eğilimler var. Demokrasi ortak paydasında birleşiyorlar. 

Elbette Türkiye’de demokrasinin en önemli bir ayağı Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’dir. 45 yıllık demokratik direnişi son otuz beş yıldır PKK yürütüyor, öncülüğünü PKK yapıyor. Dolayısıyla PKK’nin, KCK’nin Türkiye demokratik siyaseti içerisinde çok etkili olmasından daha doğal bir şey olmaz. Pratik öyledir. O açıdan da böyle bir demokrasi bloku içerisinde “KCK, PKK etkinliği, gücü vardır” diye eleştirmek abese iştigaldir. Yani bu doğal bir durumdur. Olmaması anormal olur yani. Bunu söyleyerek güya, işte, “HDP eşittir PKK ya da KCK” demeye getiriyorlar. “HDP’yi PKK ya da KCK yönetiyor” demeye getiriyorlar. Hayır, bu kesinlikle doğru değildir. Ta HEP’ten bu yana kaçıncı parti oldu? Bir demokratik siyaset hareketi var. PKK de bu hareketin içindedir. Ama hiçbir zaman, o hareket eşittir PKK olmadı. HEP’te bile Önder Apo şöyle değerlendirdi: “Devletle devrim arasında demokratik siyaset alanıdır.” İçinde çok değişik akımlar var, devletin güçleri de var, devrimci güçler de var, demokratik güçler de var. Biz de varız. Şiddeti azaltan, siyaseti öne çıkartan bir harekettir. Dolayısıyla demokratik siyasetin çözüm zeminidir. HDP’nin içinden çıktığı siyasi akımı Önder Apo, “demokratik siyasi mücadele zemini” olarak değerlendirdi. Dolayısıyla birçok güç etkiliyor. PKK de içine giriyor, etkiliyor; AKP de içine giriyor, içinde vardır, birçoğu vardı. Şimdi AKP’den milletvekili adayı olan birçokları geçmiş dönemde bu hareketin içinde oldular, yönetiminde yer aldılar. Şimdi de AKP’nin etkilemesi fazlasıyla var. Bu bakımdan HDP’de bir vesayet yoktur. HDP’de, anladığımız kadarıyla, ‘birlik-mücadele-birlik’ ilkesi işliyor. HDP’yle ilişkilerimiz demokratik siyaset alanına destek verme, demokratik siyasi çözüme açık olma temelindedir. Dolayısıyla öyle örgütsel herhangi bir bağımız yoktur. Diğer güçler siyaseten kitle tabanlarını katarak nasıl etkilemeye çalışıyorlarsa, biz de hareket olarak öyle etkiliyoruz. Onun dışında ne bir organik bağ ne örgütsel ilişki ne de HDP siyasetini PKK ve KCK’nin belirlemesi gibi bir durum söz konusu değil. Nitekim geçen üç dört ayda en az PKK siyaseti işledi. 


HDP’nin Haziran seçimleri sonrası yüzde 13’lük başarısı karşısında sizin birdenbire çatışmaları yükselttiğiniz savı var. Bu iddia ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Gerçekten çatışmalar 7 Haziran seçim sonuçları ile mi başladı?

Gerçekten bu konuda da ciddi bir çarpıtma ve ortam karartma çabası var. Özellikle de AKP çevreleri tarafından bu geliştiriliyor. Gerçekler tersyüz edilmeye çalışılıyor. Bir kere ‘çözüm süreci’ denen süreç, seçimden çok önce bitirildi. Newroz sonrası, Nisan başında Erdoğan’ın açıklamaları ve Önder Apo’yla görüşmelerin durdurulması temelinde bu süreç bitmiş oldu. Süreç sonradan değil o zaman bitirildi. Diğer bir husus ise savaş, 7 Haziran’dan sonra başlamadı. Demokratik çözüm süreci bitirilmiş olmasına rağmen 7 Haziran seçimleri çatışmasızlık içinde geçti. 7 Haziran’dan sonra da taraflar durum değerlendirmesi yaptı. Biz de hareket olarak 10 Haziran’da seçim sonuçlarını değerlendirdik. Bu sonuçlara uygun politikalar belirledik, kararlar aldık. Haziran, Temmuz öyle geçti ve bu durum 24 Temmuz’a kadar sürdü. Bir buçuk aydan fazla süreç, yine çatışmasızlık içinde geçti. 

10 Haziran’da kararınız neydi?

Seçim sonuçlarını önemsedik. “Türkiye toplumu demokratik değişim istiyor” dedik. Dolayısıyla, “Biz de bu demokratik değişim istemine olumlu karşılık verelim, destek olalım, bunun için de demokratik siyasetin önünü açalım” dedik ve çatışmasızlığı sürdürdük. Çeşitli taleplerde bulunduk. “Meclis demokratik kurucu meclis olsun” dedik. Yeni Anayasa yapmak, yasal reformları gerçekleştirmek için mümkünse dört partinin katıldığı ortak demokrasi koalisyonu kurulsun, MHP buna katılmazsa üç parti kursun ama mutlaka 7 Haziran seçim sonucunda halkın demokratikleşme eğilimini pratiğe dönüştürecek bir demokratik değişim hükümeti ortaya çıksın, dedik. Bu bizim istediğimiz gibi olmayabilir ama yarı yarıya olur. Biz bu yarıya destek verelim, katılalım, dedik. Hareketimizin görüşü buydu. 

Tüm bunlar İmralı’daki görüşmelerle birlikte sürsün; kesilmiş olan müzakerelerle ilgili adım atılsın; bir yandan Önder Apo özgür yaşar ve özgür çalışır konuma ulaşsın, diğer yandan ise İmralı‘da müzakereler devam etsin; buna paralel olarak meclis bu müzakerelerden çıkacak sonuçları demokratik siyasi değişime, reforma dönüştürsün, dedik. Bu kararları aldık. 

7 Haziran’dan sonra hemen savaş başlamadı. Ama şu söylenebilir: 7 Haziran’dan sonra Erdoğan savaş başlattı ve savaşı yürüttü. Ama Erdoğan savaşı yaptığı açıklamalarla Nisan başından itibaren başlattı. Nisan-Mayıs aylarında da sürdürdü. Seçim propagandası sürecinde de PKK’ye, HDP’ye söylenmedik söz bırakmadı. Psikolojik savaşı derinleştirdi. Buna karşı biz HDP’yi de “Demokrasinin önünü aç, demokratik çözümün önünü aç” diye eleştirdik. Ama bu gerçekler tersyüz edilmek isteniyor. AKP’nin, Erdoğan’ın bütün çabasına rağmen çatışmasızlık 20 Temmuz’a kadar sürdü. Bu durum neyle değişti? 20 Haziran’da Suruç Katliamı oldu. Kobanê’ye gitmek isteyenleri Suruç’ta vurdular. Hükümet katliamı engellemediği gibi katledilenlere de sahip çıkmadı. Tersine HDP’yi eleştirdi. Katliamı sahiplenir bir tutum takındı. “DAİŞ yaptı” dendi; AKP hükümet açıkça DAİŞ’e desteğini sürdürdü. Arkasından Türkiye, “DAİŞ‘i vuruyoruz” diye ABD ile anlaştı. Bunun ardından ise 24 Temmuz’da siyasi soykırım operasyonlarını ve bir gecede 400 sorti yapılan hava saldırılarını başlattı. Ama sadece diyorlar ki, “Ceylanpınar’da iki polis vuruldu!” 


Peki kim vurdu?

Bu açığa çıkarılsın. Biz bilemiyoruz. Gerçekten bu olay tam net, belli değildir. HPG Merkez Karargah Komutanlığı açıklama yaptı, “Bu parti kararımız değildir. Merkez Karargah kararımız değildir” dedi. Eyleme yerelden sahip çıkılıyor. Halktan kendine “Apocu Birim” diyenler “yaptık” diyorlar. Ama hala hareket olarak, HPG Merkez Karargah Komutanlığı da dahil, sahiplenilmiş değildir. Bu olayın gerisinde ne var, bilemiyoruz. İki polis vurulmuş, her şeyin temeline o konuluyor. Davutoğlu her gün, “İki polisimizi vurdular, intikam alıyoruz” diyor. İki polisin intikamı bu mudur? Bir misilleme böyle mi olur? Düşünebiliyor musunuz, iki polisin intikamı ya da misillemesi için üç aydır TC, tarihinin en ağır kara ve hava savaşını yürütüyor. O bakımdan bunların hepsi bir kılıf, bir uydurmadır. 1993’te Bingöl’de 33 askerin öldürülmesi olayında da benzer bir süreç gelişmişti. 33 asker için 10 yıl savaş yapıldı. Onu da kimin yaptığı belli bile değildi. Yani birileri bunu yaptı, ama PKK’ye mal edildi ve bu savaş sürdürüldü.

24 Temmuz günü siyasi ve askeri olarak topyekûn saldırıyı AKP’nin kendisi başlattı. Bununla ne açığa çıktı: Demek ki, yıllardır, 2013-2014 yılları boyunca bu savaş için hazırlanılmış. 30 Ekim 2014 tarihli MGK kararındaki topyekûn savaş konseptine göre hazırlık yapmışlar. Bir gecede 400 sorti nasıl yaptılar? Soruyoruz: Bu kadar saldırıyı neyle başlattılar? Diyorlar ki, “PKK savaş hazırlığı yapmış, bakın direniyor.” Yok, PKK hiçbir hazırlık yapmadı. Zaten o direnme gücü vardı. Gerilla yerindeydi, o güçle direndi. Mevcut direnişin hiçbir yığınakla da alakası yok. Bazı patlatmalar oluyor, onların hepsi yereldir. Aslında patlayıcı da değil, çeşitli şeylerle, elle yapılan ve gerillanın her zaman yaptığı bir durumdur. Öyle özel bir hazırlık kesinlikle yoktur. Ama AKP şunu düşünmüş: “Rojava’da savaş oldu. Kürtler bütün gücünü oraya aktardı. Kuzey’de gerilla kalmadı. Kalan da savaşamaz. Saldırırsak kimse karşılık veremez, ezeriz!” Bu hesabı yapmışlar, yanlış çıktı. Olan budur. Gerilla direndi. Hem de kahramanca, yiğitçe, yeni taktikler geliştirerek direndi. Halk direndi, gençlik direndi, kadınlar direndi. Kürt halkı direniyor. 


HDP, ÖDP ve CHP’ye çağrı


Erdoğan’ın gittikçe yerleşik bir hal alan diktatörlüğü karşısında nasıl bir toplumsal muhalefet hattı gerekiyor? Sizin de destek olacağınız bir demokrasi bloku mümkün mü? Bu temelde CHP’ye, ÖDP’ye ve diğer toplumsal kesimlere ne görev düşüyor sizce?

Faşizme karşı, Erdoğan’ın bireysel ihtirasları, dayatmaları ve diktatörlüğüne karşı, tabii Kürt sorununun da çözümünü öngörerek Türkiye’yi demokratikleştirecek şekilde bir programa dayalı bir demokrasi hareketi, demokratik toplum direnişi gerekli. Faşizme karşı direniş, toplumsal direniştir. Bütün toplumsal kesimler direnmelidir. “Susma sustukça sıra sana gelir” savıyla susmamak için topyekûn toplum direnişi kesinlikle gereklidir. Öyle bir toplumsal direnişin olabilmesi için de tabii toplumu harekete geçirecek, toplumu birleştirecek bir demokrasi hareketine, demokratik demokrasi blokuna, demokratik öncülüğe ihtiyaç var. Bu da demokratik siyaset güçlerinin görevidir. Demokrasiden yana olan güçlerin görevidir. Bunun için de bu direnişe öncülük edecek bir ortak demokrasi bloku, demokrasi hareketi gerekli. Bu anlamda tüm demokratik eğilimlere, partilere, akımlara böyle bir antifaşist bloku örgütlemek düşüyor. 

12 Eylül faşizmine karşı “Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi” temelinde böyle bir blok geliştirilmeye çalışıldı. Şimdi AKP faşizmine karşı da bir demokrasi bloku geliştirmeye ihtiyaç var. Biz kendimizi bu temelde baştan beri sorumlu gördük. 70’lerde de 12 Mart faşizmine karşı Apocu Hareket olarak direniş bloku içinde yer aldık. Şimdi de elbette Türkiye’yi demokratikleştirecek, Kürt sorununu çözecek, Türkiye’yi gerçekten yaşanabilir özgürlükler ülkesi haline getirecek her türlü akım, çalışma, ittifak içerisinde yer alacak bir hareketiz. Kırk yıldır bunun için mücadele ediyoruz ve böyle bir demokrasi hareketinin asli ve temel güçlerinden biriyiz. O nedenle elbette bizim de içinde yer alacağımız bir demokrasi bloku olmalı. HDP, bunun önemli bir kesimini oluşturdu. Çekirdeğini yarattı. Ama hala dışında kalan güçler var. Bu güçlerle demokrasi bloku büyütülmeli. ÖDP de kendi etrafında bir çekirdek oluşturmuş. Ama artık HDP-ÖDP birliğini yaratacak bir adıma ihtiyaç var. Bu parçalılıktan faşizm yararlanıyor. Biz birleşilmesinden yanayız. Bu temelde HDP’ye de, ÖDP’ye de çağrı yapıyoruz!

Yine CHP içerisinde gerçekten tutarlı, sosyal demokrat güçler var. Böyle bir demokrasi blokuna CHP’yi de çekebilirler. Aslında şu an CHP yönetimi yalpalıyor. Hem nalına hem mıhına vuruyor. AKP’ye ilişkin bir ‘faşizm’ tanımlaması yapıyor ve AKP’ye karşı direnişten söz ediyor; sonra bir bakıyorsun, gidiyor AKP’ye koltuk değneği oluyor. Zaten CHP tutarlı olsaydı seçim öncesinde bile bir blok kurulabilirdi. 

1 Kasım’da seçim olacak ve seçimden sonra demokrasi bloku kurulabilir. O temelde koalisyon hükümetlerine girilebilir. AKP ya da diğer güçlerle iktidar, hükümet, koalisyon pazarlıkları yapılabilir. CHP’nin buna tümden çekilmesi iyi olur. En azından CHP içinde gerçekten tutarlı, sosyal demokrat güçler bu çaba içinde olmalı. Kendilerini bir eğilim olarak örgütlemeliler. HDP ve diğer güçlerle ilişki kurmalılar. Fiilen böyle bir bloka katılmalılar. Partilerini katmaya çalışmalılar. Olmazsa kendileri katılmalılar. 

Demokrasi bloku sadece bir siyasi blok olarak da kalmamalı. Tüm demokratik kurum ve kuruluşları da içlerine çekmeliler. Sendikaları, dernekleri, gençlik ve kadın örgütlerini, sivil toplum örgütlerini, demokratik kitle örgütlerini, her kesimi çekmeli. Onlara yer vermeli, rol vermeli. İşte Barış Mitingi yaptılar. Onlar da bu demokrasi bloku içerisinde kendi kimlikleriyle aktif olarak yer almalı. Onların gücüyle bu temelde demokratik siyasete akmalılar. Aslında HDK böyle bir projedir. Bütün bunları içerisinde toplayacak bir projedir. Örneğin Aleviler, örgütleriyle, kendi renkleriyle katılmalı. Kadınlar, büyük bir kitle gücü olarak öncülük düzeyinde kadın özgürlüğünü esas kılacak şekilde katılmalı.

Birlik, örgütlülük ve mücadele; üçü birlikte olmalı. Mücadelesiz olmaz. Faşizme karşı direniş olmadan faşizm yenilemez. Antifaşizm içinde demokrasi bloku örgütlenir, sağlamlaşır, kendini bir yeni toplum alternatifi haline getirir. Demokratik toplum oluşturur. Ancak bu, direnişle olur. 

Bir de böyle bir demokrasi bloku Kürt sorununu çözmese zaten demokratik olamaz. Kürt sorununun çözümünü ön görmeli, esas almalı. Bütün halkların sorunlarını, din ve mezhep sorunlarını, kadın özgürlük sorununu, emekçilerin sorunlarını çözebilmeli. Demokratik çözüm de aslında Kürt sorununun çözümüne bağlı; Kürt’ü inkar eden ve imha etmeye çalışan zihniyetle yürütülen politikadan kurtulmaya bağlı. Bu olmasa demokrasi hareketi olmaz. Kürt sorunu, Türkiye’de demokratik olup olmamanın turnusol kağıdıdır. Kim ki Kürt sorununu kabul ediyor, demokratik çözümünü öngörüyorsa o demokrasi gücüdür. Kürt sorununu kabul etmeyen ve çözümünü öngörmeyen demokratik değildir. O, ne söylerse söylesin, milliyetçidir, şovendir, faşisttir. 

Kürt’ü inkar eden Türk’ü de inkar eder, Çerkes’i de, Lazı da, Ermeni’yi, Asuri’yi de, Alevi’yi de, Hristiyan’ı da inkar eder. Dinde de tekçidir, siyasette de tekçidir, yönetimde de tekçidir. İşte o da faşizmdir, diktatörlüktür işte. 

Bu çerçevede HDP’ye de, ÖDP’ye de, CHP içerisindeki demokratik güçlere de, bütün sendikalara, derneklere, kadın gençlik örgütlerine, Alevi örgütlerine çağrı yapıyorum: Böyle bir birlik yapılsın ve AKP’nin kurmak istediği faşist diktatörlüğüne karşı demokratik toplum alternatifi ortaya çıkarılsın. Demokratik Türkiye, Demokratik Cumhuriyet alternatifi ortaya çıkarılsın. Böyle bir alternatif temelinde mücadele edilsin ki, başarı kazanılabilsin. Bu, bugün de gereklidir, ama seçimden sonra böyle bir blokun oluşturulması, geliştirilmesi kesinlikle gereklidir. Seçim sonucu ne olursa olsun, böyle bir demokrasi çalışmasına kesinlikle ihtiyaç vardır.


Yenemezsek darbe yapacak!


Diyarbakır ve Suruç’un ardından Ankara Katliamı, size bir sonraki aşama olarak neyi gösteriyor? Ankara Katliamı AKP’nin topyekûn savaş konseptinde neyi ifade ediyor?

Ankara Katliamı, Cumhuriyet tarihinin en vahşi katliamı oldu. Bu katliam gerçekten de çok ağır geldi. Psikolojik, düşünsel ve politik olarak, davranışsal olarak tahrip edicidir. Bunu yapanlar zaten böyle bir tahribatı öngördüler. Ankara Katliamı‘nda AKP’nin sorumluluğu ortada. Her bakımdan sorumlu. Ankara Katliamı tek katliam değil. Tekil olarak ele almamak lazım. Bu süreçle bağlantılı. 5 Haziran Amed HDP mitingine dönük katliamla bağlantılı. 20 Temmuz Suruç Katliamı’yla bağlantılı. 24 Temmuz’dan sonra Kürdistan’da Kürt halkına dayatılan katliamlarla bağlantılı. Cizre’de, Gever’de, Silopi’de, Silvan’da, Van’da, Varto’da, Nusaybin’de geliştirilmiş katliamlarla bağlantılı. Bunlar öncesinde oldu. Bütün Kürt kasabalarında, kentlerinde ağır katliamlar yaşandı, yaşatıldı. Onların sonucu, vahşi Ankara Katliamı’na vardı. Ankara Katliamı’nı bunların bir devamı olarak görmek ve süreçle bağını ortaya koymak gerekli. 

Katliamlar için “DAİŞ yaptı” deniliyor. Suruç Katliamı’nı DAİŞ yaptı; Ankara Katliamı’nı yapan da Suruç Katliamı’nı yapanın abisi. Birlikte DAİŞ’e katılmışlar ve bunu devlet biliyor. Demek ki hiç engellememiş. Yani o katliamı yapanın kardeşi, ailesi üzerinde bile çalışmamış. Ya da en azından karşı çalışma yapmamış. Göz yummuş, kollamış olabilir. Böyle AKP’liler hopluyorlar. Sen görevlisin, devletsin. Mesela Hakan Fidan, MİT müsteşarı olarak ne yapmış? Suruç katliamcısının abisini kollamış mı, karşı faaliyet yürütmüş mü? Tabii karşı faaliyet yürütseydi onu engellerdi. Bunu yapmamıştır. Derhal görevi terk etmeliler. Ama hiç kimse oralı olmuyor. Bunları açığa çıkartmıyor, araştırmıyor. Tam tersine hemen katliam ardından polis barış mitingi yürüyüşçülerine, yaralanan, şehit düşenleri kaldırmaya çalışanlara saldırdı. 

Erdoğan da, “ABD niye DAİŞ’le El-Nusra’ya terörist diyor da, PYD’ye, YPG’ye demiyor” diyerek DAİŞ’in avukatlığını yaptı. Bunlar açık gerçekler değil mi? Tamam, bir DAİŞ var ama DAİŞ içinde de MİT örgütlü. Türkiye’deki DAİŞ, eski JİTEM’dir. Bunlar iç içedir. Türkiye’de bu katliamı yapan DAİŞ’çiler kesinlikle Türk kontrgerillasının ve MİT’in kararları temelinde yapıyor. Biz bu konuda netiz. 9 Ocak 2013 Paris Katliamı’yla da bağı var bunların. Böylece Paris Katliamı’nı da AKP’nin ve MİT’in yaptığı, yaptırdığı açığa çıkıyor. Zaten MİT’le yazışmaları açığa çıktı. Paris Katliamı’nı yapan, Sara, Ronahî ve Rojbîn yoldaşları katleden Ömer Güney, bir MİT ajanıdır. 

Bu gerçeklere rağmen AKP’nin üzerine yeterince gidilemedi. Bu ciddi bir eksiklik. Şöyle denildi: 23 Temmuz’da ABD ile AKP anlaştı. Türkiye DAİŞ’e karşı savaşa katıldı, Koalisyon’da yer aldı ve DAİŞ’le savaşıyor. Ama bir DAİŞ’li vurmadı, tutuklamadı, dava açmadı. DAİŞ de Türkiye’ye karşı bir şey yapmadı ama demokratik güçlerine savaş açtı. DAİŞ AKP’ye savaş açmadı. Devletle savaşmıyor. Ama demokrasi güçleriyle savaşıyor. HDP’ye vuruyor. Barış güçlerine vuruyor, demokrasi güçlerine vuruyor. Şimdi de diyorlar ki, “HDP miting yaparsa hepsinde intihar eylemi yapacağız.” Bir HDP-DAİŞ savaşı var. Ama bir AKP-DAİŞ savaşını görmüyoruz. Bir TC-DAİŞ savaşını görmüyoruz. DAİŞ, HDP’ye saldırıyor, AKP de HDP’ye saldırıyor, DAİŞ’in HDP’ye saldırısından da siyasi rant sağlamaya çalışıyor. Hem vurdurtuyor hem de vurulanın mağduriyetini kendisi almak istiyor. 

Bu bakımdan AKP tehlikeli oluyor. JİT-MİT, JİTEM, kontrgerilla, Osmanlı Ocakları, DAİŞ... Bunlar hep gizli savaş güçleridir. Madımak, Maraş, Sivas, Çorum katliamları var, bunları unutmayalım. Yakın olarak da 5 Haziran HDP Diyarbakır mitingine saldırı niçin oldu? Seçimi engellemek için bir zemin yaratılmak istendi. Erdoğan buna çaba harcadı ama başaramadı. Seçimi kaybedeceğini anlayınca, seçimi erteletmek için yaptılar. Şimdi Suruç Katliamı da, Ankara Katliamı da 24 Temmuz’da başlatılan saldırının birer parçasıdır. HDP’yi ezmek, etkisiz kılmak, seçimi kazanmak için bu katliamları AKP siyaseten kullanıyor, yapıyor, yaptırtıyor. 

HDP sindirtilmeye çalışılıyor. Bu saldırılar, seçimi kazanmanın bir aracı yapılıyor. Toplum tümden sindirilmeye çalışılıyor. Öyle ki, AKP faşizmine ve Erdoğan diktatörlüğüne kimse karşı çıkamasın; herkesin iradesi kırılsın, herkes sindirilsin, parçalansın... İstem bu. Bir demokratik blok, demokratik alternatif oluşmasın isteniyor. Öyle bir blok oluşursa, o alternatifin kendilerini yenilgiye uğratacağını, gerileteceğini görüyorlar. Korkuları budur ve engellemeye çalışıyorlar. Bu çok vahşi ve tehlikeli bir yöntem, Hitlervari bir yöntemdir. AKP siyasetini yenilgiye uğratmak gerek. AKP belasından kurtulmak lazım. Öyle olmazsa, Hitlervari bu komplocu, katliamcı yöntemlerle zorla el koymaya gidecek. Darbe üstüne darbe yapıyor. AKP artık darbelerle iktidarını korumaya gideceği bir aşamaya geldi ki, buna izin vermemek lazım.



YARIN:

* Şehir eylemleriyle gerilla mücadelesi arasında nasıl bağ var?

* DAİŞ-AKP ilişkisi ve Kürt savaşı

* Uluslararası güçler


HABER MERKEZİ