Türkiye, 12. Cumhurbaşkanını belirlemek için 10 Ağustos 2014’te sandık başına gidecek. Üç adayın yarışıyla devam eden seçim çalışmalarının ilk turu 10 Ağustos’ta yapılacak. Adaylardan herhangi birisi gerekli oyu almaması durumunda ikinci tur 24 Ağustos 2014’te gerçekleştirilecek. Yani 24 Ağustos’ta Cumhurbaşkanlığı makamına yeni bir isim oturacak.
Biliyoruz ki Çankaya Köşkü yürütme anlamında cidid bir karar mekanizmasına sahip olmadığı gibi, yaşanan sorunlar ve politik gelişmelerden de birinci derecede sorumlu değildir. Ama salt böyle ele almak da yetersizdir. Çünkü bir ülkenin, bir ulus-devletin başıdır. Bu anlamda bir ülkeyi, bir ulusu temsil eden bir makamdır. Manevi-psikolojik ve protokol anlamında birinci derecede sorumluluk alan bu makamda oturan kişi de bu sıfata sahiptir.
Genel anlamda başbakanın, genelkurmayın, meclisin, hükmetin ve devletin başı olarak değerlendirilen bu makamı temsil edecek olan kişi, doğal olarak son derece güvenilir ve ulusu temsil edebilecek vasıflara sahip olmak durumdadır. Her şeyden önce saygın bir kişi olacak, üzerindeki elbisenin bir tek lekesi olmayacak, özel yaşamında tartışmalı bir vakayı yaşamamış olacaktır. Adaletli, tarafsız, hakikatın ruhuna uygun bir biçimde hareket edecek bir kişiliğe sahip olacak.
Deyim yerindeyse “eğri oturup doğru konuşacak”, ama hep doğru konuşacak ve dolayısıyla doğru yapacaktır. Fikrinde, doğasında, ruhunda, pratiğinde “hile” ve “hurda”yı düşünmeyecek, kendini, kendi çıkarlarını ulusun, halkın yerine koymayacak, onlar adına har vurup harman savurmayacaktır.
En önemlisi de demokrat olacak, özgürlükten yana olacak. Anadolu ve Mezopotamya topraklarında yaşayan onlarca halkın dili, kulağı, ruhu olacak, herkese eşitlikçi, adaletli ve hakikate göre davranacak. Her ulusa, her halka, her inanca, her ferde saygılı olacak ve herkesin hakkı, hukuku, özgürlüğü neyse onu savunacak, makamını buna göre çalıştıracak, alttan gelen kararları bu temelde ele alıp “evet” ya da “hayır” diyecek.
Her şeyden önce konuşmasını teklerle başlayıp teklerle bitirmeyecek. Halkları, değişik ulusları, farklı inançları küçümsemeyecek, kendini özne, başkasını nesne olarak görmeyecek, kafası ‘bozulduğunda’ “bunlar da kim, verdiğimiz hakları demokrasi nimeti olarak bilip saygı göstereceğine bana saldırmak için bir silah olarak kullanıyorlar, alın elindekini” deyip, insan ve halkların en doğal haklarını bir silah olarak onlara karşı kullanmayacak, kendisi için kul ve köle olmanın gerekçesi yapmayacaktır.
Türkiye’de yaşayan ne kadar ulus varsa hepsini, ama hepsini tanıyacak, hepsine saygı gösterecektir. Kürtleri, Çerkezleri, Lazları, Rumları, Ermenileri, Süryanileri Türkler gibi görecek, Türklerin kullanmış olduğu ne kadar hak varsa onlar da kullanacak. Yani bir halkın, bir ulusun kullanması gereken ne kadar hak avrsa onların kullanmasına hürmet duyacaktır. İnançlara karşı saygısız olmayacak, bir halkın inancıyla dalga geçmeyecek, “onlar da nereden çıktı” demeyecek. Örneğin Kürtleri Ezidi inancı ile suçlayıp “bunlar müslüman değildir” demeyecek, onları fanatik, siyasal İslamın hedefi haline getirmeyecek, onların katliamına fetva okumayacaktır. Örneğin Alevilere “ee ne olmuş yani, camilerimiz herkese yeterlidir, gitsin orada önce namazlarını kılsın, sonra da cemlerini tutsunlar” deme cehaletine girmeyecektir.
Kısacası Cumhurbaşkanı olacak olan kişi insan gibi insan olacak, daha doğrusu olması gerekiyor.
Peki Cumhurbaşkanı adayı olan Tayyip Erdoğan insan gibi insan mı? Yok, hayır. Ne insan gibi insan, ne demokrat gibi demokrat, ne özgürlükten yana, ne de farklı halklara, değişik inançlara tahammülü olan bir kişilik. Tamamen tekçi ve despot, özgürlüğü babasının tekelinde gören, herkesi, ama herkesi ötekileştiren son derece tehlikeli bir kişilik...
Hala isimini hafızamıza yerleştiremediğimiz Ekmeleddin İhsanoğlu da Tayyip Erdoğan’ın, yani madolyanın öteki yüzüdür. “Al birini vur ötekine” deyimi, tam da bu ikli için söylenmiş sanki. Her iki kişlik de Türkiye’nin itibarını zedeleyecek, Türkiye halklarını utandıracak politik görüş ve özel kişilik özelliklerine sahip iki adaydır.
HDP adayı Selahattin Demirtaş için fazla söze gerek yok. Onu seven de sevmeyen de, politik görüşüne katılan da katılmayan da, hatta sağcı, muhafazakar, Kürtleri dıştalayan birçok kesim ve çevre Demirtaş’ın Cumhurbaşkanı makamına, yani Çankaya Köşkü’ne oturması gereken bir aday olarak görüyor. Peki neden olmasın? Neden Türk halkı, Türkiye halkları, Kürtler, Çerkezler, Lazlar, Ermeniler ve diğer “ötekiler” Selahattin Demirtaş’a “evet” demesin? Neden Türkiye’nin itibarını yükseltmek için Selahattin Demirtaş’ı Çankaya Köşk’üne taşımasın?
Neden halkların hakikatından, emekçilerin emeğinden, kadınların iradesinden, yoksulun hakkından, çocukların dünyasından, köylülerin ve bajarilerin yaşamınndan, barıştan ve kardeşlikten yana, savaşa, hukuk dışı uygulamalara, işkenceye, yoksulluğa, sömürü ve adaletsizliğe karşı mücadeleyi esas alan bir şahsiyetin iradesi altında ortak bir yaşamı birlikte paylaşmayalım?