“Bahardan bir aydı, güneşe hasret Londra’nın güneşli bir hafta sonunda, yemyeşil parkların birindeki bir masada, 40’larında olan bir kadın ve 10 yaşlarında bir erkek çocuk oturuyordu. Park, geneli çocuklu ailelerden oluşan insanlarla dolup taşmıştı. Güneşli bir hafta sonu, Londralılar için her zaman bulunmayan bir nimetti. O yüzden insanlar sevdikleriyle beraber güneşin ve güzel parkın tadını çıkarıyordu, elbette ki sevdikleriyle beraber olmanın da...

İçinde nice fırtınalar koptuğu uzaktan belli olan kadın, çocuğa büyük özlemle bakıyordu; yanıbaşında bomba patlasa duymayacak düzeyde odaklanmıştı çocuğa. Çocuk ise içinde bulunduğu durumdan sıkılmış bir yüz ifadesiyle etrafına bakınıyor, zamanın geçmesini bekliyordu. İkisi de öylece susuyordu. Kadın, içinde kopan fırtınaları bakışlarıyla anlatmaya çalışsa da, çocuk bu bakışların altında yatan isyanı anlamak için çaba bile göstermiyordu. Her şey çok anlamsız geliyordu ona...

Ve çocuğun iple çektiği, kadının ise bitmesini hiç istemediği ayrılma zamanı gelmişti. Prangaları sökülmüş gibi aniden yerinden fırlayan çocuk, biraz ilerideki bir bankta oturan, İngiliz olduğu belli olan sarışın bir kadına doğru yürümeye başladı, elveda bile demeden... Bizim esmer tenli, zeytin gözlü kadın ise bir saattir çocuk görmesin diye büyük bir çabayla dizginlediği gözyaşlarına teslim etmiş kendisini, öylece çocuğa bakıyordu.”


Bu girişin, bir romanın başlangıç paragrafından alıntı olmasını isterdim. Ama maalesef bu da, nice acı hikayelerle dolu mülteci hayatlardan sadece çok ufak bir kesit. Kiminiz kadın ile çocuğun ilişkisini merak etmişsinizdir şimdi; bazılarınız da kadının içinde kopan fırtınanın bir anneye ait olduğunu anlamışsınızdır belki de. Evet, Londra’nın güneşli bir hafta sonunda parktaki masada oturan kadın bir anne, karşısında oturan ise 2 yaşından beri sosyal servis tarafından elinden alınmış ve İngiliz bir aileye teslim edilmiş oğlundan başkası değildi.

Bizim esmer tenli kadın, mültecilik hayatında önce kocanın lanet şiddetine maruz kalmış, ardından da göçmenlik koşullarının da getirdiği şiddetten kaynaklı ağır bir süreç geçirmişti. Bu ağır süreç, kadının ruhsal dünyasında ağır tahribatlar bırakmış, dil bariyerinden kaynaklı istenen düzeyde kendisini destekleyecek “sosyal devlet” hizmetlerine ulaşamamış ve sonucunda da yaşadığı ağır depresyon giderek derinleşmişti. Kadının bu durumundan kaynaklı sosyal servis, “çocuğunun kendisiyle güvende olmadığı” kararına ulaşarak, alıp başka bir aileye vermiş.

Bir anne için olabilecek en ağır acı düzeyi ile tanışmıştı kadın ve yaşadığı ruhsal sorunlar daha da kötüye doğru gitmişti. Uyuşturucu düzeyindeki ağır ilaçlar dışında herhangi bir destek görmeyen kadın, ülkeye sonradan gelen binlerce kadın gibi İngilizce de öğrenememişti. Belki hiçbir zaman İngilizce biliyor olmayı bu kadar arzu etmemişti kadın, çocuğuyla ilk karşılaşmasından sonra. Çocuğu da İngiliz bir ailenin yanında kaldığı için ne Kürtçe ne de Türkçe öğrenebilmiş; anne de İngilizce bilemediği için bazen ayda bir, bazen de üç ayda bir yapılan bu görüşmeler hep sessiz sedasız geçmişti. Belki de konuşabilseydi, anlatabilseydi, oğluyla arasındaki buzlu duvarları eritebilirdi. 

Bizim kadın şimdilik acılarını kalem ve kağıtlara havale ediyor sadece. Sadece kendisinin okuduğu defterlere içindeki fırtınaları, oğluna anlatamadıklarını, oğluyla arasına giren dünyaları günlük olarak not ediyor. 

Böylesi ağır bir yaşam hikayesine sebep olan neydi peki? Erkek egemen zihniyetin yarattığı kocası mı, yeterince sahip çıkamayan “sosyal devlet” mi, kapitalizmin yaraladığı toplumsal yapı mı? Aslında hepsi. Herkes suçluydu bu acıların yaşanmasında. Bunlardan bir tanesi doğru yerden tutmuş olsaydı, belki durum bu kadar ağır bir noktaya gelmezdi. 


Sosyal mi devlet?

Sosyal devleti yazabilmek için böylesi ağır bir hikayeyle giriş yaptık. Evet, buralarda, geldiğimiz ülkelere nazaran elbette ki sosyal haklar tartışılmayacak ve karşılaştırılamayacak düzeyde. Ama bu her şeyin mükemmel olduğu anlamına geliyor mu peki? Bugün bana Avrupa’daki sosyal devleti bir cümleyle anlat deseler, cevabım şu olurdu herhalde: “Devlet, yarattığı sistemle önce kişiyi fakirleştiriyor, kendisine muhtaç bırakıyor ve sonrasında da sosyal yardımlarla kendisine bağımlı kılıyor.” 

Hatta bağımlılıktan da öte kendisine muhtaç ettiği insanın kişiliğiyle de oynuyor, bir oyuncu düzeyinde yalana mecbur bırakıyor. 

Birkaç hafta önce bir arkadaş aradı beni. Sevinçli bir ses tonuyla mahkemeyi kazandığını söyledi. “Ne mahkemesi” diye telaşla sordum. Böylesi durumlara defalarca şahit olduğum halde yine de alışamamışım demek ki... Mahkeme, arkadaşın ruhsal olarak hasta olduğuna ve lazım olan puanı almasına, bununla birlikte de ESA dedikleri yardımı almaya hakkı olduğuna karar vermiş. Evet, mahkeme kararıyla, arkadaş bir “ruh hastasıydı” artık ve bu durum onda müthiş bir sevinç kaynağı olmuştu! Belki de haklıydı! Sapasağlam olduğu halde hastalık derecesi için istediği puanı alması, yaşamını büyük bir stresten kurtaracaktı. Dil, meslek gibi nedenlerden kaynaklı iş bulmak zordu; işsizlik yardımı (JSA) almak ayrı bir bürokratik işkenceydi. 

İngiltere’ye geldiğim ilk dönemde, 11 ay boyunca Job Centre dedikleri iş merkezine ben de gitmiştim. Oradaki çalışanların bakışlarıyla, bazen de ses tonlarıyla seni yerin dibine soktuklarına, her saniyesinde “Buraya ait değilsin” hissi yarattıklarına, söze dökmeseler de “Senin aldığın yardım benim verdiğim vergilerle ödeniyor” dediklerine şahit olmuştum. Birçok göçmen kadın hayatında bilgisayar kullanmamış ve bu Job Centre o kadınlardan her hafta en az 15 iş başvurusu yaptığını, açtıkları sisteme bilgisayardan kayıt etmelerini istiyor. Haftada bir kere, bazen iki kere, altı aydan sonra birden fazla kez bu merkezlerdeki bakışlara mecbur kalıyorsun. 

Bu kadar bürokratik ve psikolojiyi olumsuz etkileyen düzeydeki bakışlara mecbur bırakıldıktan sonra aldığın 70 Sterlin ile bir hafta geçim savaşı başlar sonrasında. Bu da ancak bir matematik profesörünün hesaplamalarıyla bir haftayı çıkarabileceği bir miktar! Ama bu olmadan da kira yardımı alamıyorsun, yani sosyal yardımlar bir zincir gibi birbirine bağlı. Biri kesildi mi, diğerleri de onu izliyor. Sonrasında da felaketler peşpeşe gelmeye başlıyor. 

Bir yatak odalı evin kirası 1250 Sterlin’den başlıyor. Restoranlarda günde 12 saat çalıştığın halde aldığın maaş, kirayı ödemeye bile yetmiyor. Bir de ev kiralayabilmek için 3 aylık depozito ödemen, referans göstermen, kazancının aylık olarak kiradan iki kat olması gerekiyor. Bu koşullar yüz binlerce kişi için asla mümkün olmadığı için hedef, sosyal konut alabilmek oluyor. Ve bu sosyal konutları alabilmek için de söylenen yalanları, kendilerini soktukları durumu anlatmam mümkün değil.

Birmingham kenti merkezinde geçen hafta donarak ölen 30 yaşındaki evsizden sonra Shelter Vakfı’nın açıkladığı verilere göre İngiltere’de 255 bin kişinin evsiz olduğunu öğreniyoruz. Sosyal devlet sistemiyle tanınan Birleşik Krallık’taki bu korkunç rakamlar, “sosyal devlet” olgusunun tekrar tartışılmasını zorunlu kılıyor. 

Bu anlattıklarım sosyal devletin, sadece sosyal yardımlar boyutuydu; tabii böylesi bir durumda sosyal devletin adaleti ve eşitliği de anlamsız kaldığından o konuya girmek de anlamsız...

Kısacası, kapitalist devletlerin sosyali de yine kapitalisttir.