Memlekete dönünce, devletin yeni yüzünü Gürün’de otobüs mola yerinde Elazığ Muhtarlar Derneği otobüsü durduğunda gördüm. Çift bayraklı otobüsten her inen Muhteşem Yüzyıl dizisindeki Sultan Süleyman’dı sanki… Muhtemelen bir gün önce Erdoğan’ın misafir ettiği muhtarlardı. Yüklü miktarda gaz aldıkları için, o yeri göğü biz yarattık kasıntısı dışında, otobüsümüzün Diyarbakır plakasını görünce, hepimize düşmanlarıymışız gibi nefretle bakmaya başladılar…

Sonra Pazar günü Batman’da Newroz kutlama girişiminde, polislerin mübarek yüzlerinde gördük, devletin yeni yüzünü… Eşimle birlikte Newroz kutlamasının yapılacağı alana gidene kadar 8-10 yerde “Bırakmıyorlar, geçiş yok, geri dönün!” uyarısıyla karşılaştık. Kendileri de kutlamaya gitmiş de, bırakılmamışlar gibi hareket eden bu uyarıcıların her nedense devlet tarafından özellikle bu iş için kullanıldığından kuşkulandım ve eşim “dönelim” deyince, bizzat polisler bizi engellemediği sürece dönmeyeceğiz, dedim. Alanın yanına varana kadar da polis arabaları bizi çevirmedi ma orda alan asker dolu, dışında polis… Belli ki geceden oraya jandarmaları yerleştirmişlerdi. 

Elli metre kadar uzağında, yolun kenarında oturup halkın gelmesini bekledik.

Kimse yok. Beş altı çocuk polislerin zırhlı araçlarına taş atıyor, polisler de gaz bombası ve plastik mermiyle karşılık veriyordu.

9-10 yaşlarında dört çocuk yanımızdan geçerken, birisinin “Ma benım sabıqam war ha!’ dediğini duyduk…

Sonra telefon ettiler ve Demirtaş’ın Diyarbakır Caddesi’ne geleceğini söylediler. Gittik, Koçerler Mahallesi’nde kalabalık birikince, polisler gaz bombalarıyla saldırdı. Gençler o kadar öfkelendi ki, bu durduk yerdeki polis saldırısına, mantık kurallarını es geçerek taş atmaya başladılar. Yoldan geçen TOMAlara sağdan soldan taş atıyorlardı… TOMAlara bişey olmuyordu tabii, ama TOMAların yanından, üstünden seken taşlar bize geliyor veya diğer taraftakilere gidiyordu. Sırtıma gelen böyle bir taşla yere kapaklandım…

Bi kadın bahçe kapısını açıp bizi içeri aldı. O mahallede bir saat kadar çıkıyorduk; gaz, taş içeri giriyorduk.

Sıktıkları su da gazlıydı…

Newroz kutlamamızı bir gün sonra Amed kutlamasına sakladık.

 Sabah biraz gecikmeyle yola çıktık ve Batman-Diyarbakır arası yüz kilometrelik yolda üç defa asker, polis kontrolünden geçtik. Gecikmiş olmanın avantajı olarak uzun kontrol kuyruklarına takılmadık ama. 

Bir gün önce Batman’da 9-10 yaşlarındaki çocuklara taş atıyor diye, plastik mermi ve gaz bombalarıyla saldıran polisler ile hiç alakaları yok gibi, saygılı, ölçülü davranıyordu. Doksanlı yıllara dönüş yapılmasına rağmen çatışmasızlık döneminin oluşturduğu bir terbiye mi, yoksa artık şehirlerde kendi hayatları da tehlikede olduğu için gerilimden kaçınma mı, bilinmez ama saldırı emri ile dışarıya çıkmadıklarında, eskiden olduğu gibi hakaret ederek, tahrik etmeye çalışmıyorlar… 

Doksanlı yıllara göre böyle bir fark var.

Sahadaki asker ve polisler üzerinde, iddia edilenin aksine, denetim ve kontrol sağlam görünüyor… Yani saldırılar doğrudan doğruya ve bütün olarak ilk defa iktidarın denetiminde ve talimatlarıyla yapılıyor. Saldırı emri yoksa, insanca davranabiliyorlar. 

Olur da hesap günü gelirse, bu iktidarın sorumluları sorumluluklarından kaçamayacaklar…

Amed’de Newroz alanı girişinde polisler ve kutlamayı organize eden Kürtlerin birlikte, yan yana arama yaptığını, güvenliği sağladığını görünce, yine bir gün önce Batman’daki polis ve askerlerin saldırgan, tahrikkar davranışlarının nedenini merak ediyor insan…

Alan dolu, coşkulu ama yine de “bir saldırı olur mu, bir bomba patlar mı?” kuşkusunun yarattığı bir gerilim seziliyordu… Bu tür şenliklerde sahne önü en kalabalık yer olur, fakat  alan dolu olmasına rağmen, sahnenin önü biraz tenhaydı…

O meydanı dolduran yüzbinlerce insan, bayramı kutlamaya, şenlik yapmaya gelmemiş, ölme ve saldırıya uğrama riskini göze alarak, mesaj vermeye, sözünü söylemeye, duruşunu göstermeye gelmişti…

Zaman geçtikçe söze gelmeyen gerilim de azaldı…

Açık alanlardaki büyük konserlerde, mitinglerde esas olan sahnedir, sahnedekidir, kitle, o sahnenin devamı, dekoru, tamamlayıcısı gibidir, burada tersine, sahne büyük fotoğrafın bir ayrıntısıydı odağı değil…

Kendisini dinletmeyi iyi bilen, nüktedan iyi bir hatip olan Sırrı Süreyya Önder dahil, sahneye kim çıksa, ne dese, ne söylese söylesin, davul zurnalar susmuyor, halay coşku dinmiyordu…

Bu durum üç defa değişti, ilkin Öcalan’ın bir konuşmasından kısa bir kesit verilince kitlede suskunluk oluştu, hatta çimlerde oturan insanların önemli bir kesimi de nedense ayağa kalkarak dinledi.

Sonra Cizre direnişinde hayatını kaybeden ve Kürdistan’daki savaşın yeni evresinin yeni sembolü Mehmet Tunç’un fotoğrafı ekrana yansıtılınca, alan bir çığlık oldu, sahne odak…

En son Eşbaşkan Selahattin Demirtaş konuşmaya başlayınca, davul zurnalar sustu, halay durdu…

Gazetecilerin pek sık yaptığı ve pek çok sevdiği “Ben yazmıştım… Ben şunu yazmıştım” durumu vardır ya, ben de düştüm… Doğal, kasıntısız karizması ile öfke ve coşku karışımıyla halay çekenleri durdurup kendisini dinletebilmesine tanıklık edince, 2011 yılında Özgür Politika’ya kendisi ile ilgili şu yazdıklarımı hatırladım:

“Genç yaşına rağmen, siyaset meydanında Kürtleri layıkıyla temsil etmenin ötesinde, Türkiye siyasetine de bir kalite getirdi. Türkiye’nin siyaset dünyasına getirdiği kalite henüz anlaşılmadı, fark edilmedi belki…

İleride fark edilecektir…

Kimden mi söz ediyorum?

BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş…

İnsanlara küfür etmeden, hakaret etmeden de, siyaset yapılabileceğini gösteriyor. 

Kürdistan meselesi ve Kürtlerin sorunlarını ifade ederken, lafı eğip bükmüyor, bin bir dereden su getirmiyor, net konuşuyor. Ama yaşından beklenmeyecek bir olgunluk ve bilgelikle itici olmadan, en karşıtlarına bile nefret duygusunu vermeden… 

Her konuşması, her demeci doğru ve yerinde midir?

Gereksiz bir soru…

Kendisini, fikirlerini ifade edememenin sıkıntısıyla kürsüde bağırıp tepinmiyor, karşıtları gibi… 

Kalite dediğim, işte budur.

Haklı bir zeminde durunca, insanın kendiliğinden söyleyecek sözü de oluyor. Ama önce bulunduğun zeminin sağlamlığından emin olacaksın, güveneceksin o zemine…”

Ne diyorlardı?

Kürt siyasi hareketi legal alanda karizmatik bir lider istemez, yol vermez…

Demirtaş’ın konuşması daha bitmeden alanı terk ettim, çünkü kendisi ile görüşecektim ve konuşmanın bitmesi ile Newroz kutlamasının bir bakıma bitmiş olacağını, insanların alanı terk etmeye başlayacağını tahmin ettiğimden, kalabalığa takılmak, geç kalmak istemedim.

Televizyondaki görüntüsüne göre, daha genç görünüyor.

Yoğun programından dolayı bana tanınan zaman kısıtlıydı “nereye gidiyoruz?” diye sordum?

Ortadoğu yeniden şekillenirken, Türkiye’nin değişimin önünde durduğunu veya değişimin yine Kürtlerin aleyhine olması için çabaladığını, sorunu çözmeye yanaşmadığından gitgide sorunun kendisine dönüştüğünü söylüyor. Kürdistan meselesinin çözümü, genel Ortadoğu değişimiyle bağlantılı gelişeceğine inanıyor.  

Ona göre barışçıl bir sonuca varılamamasının temel nedeni, Türk devletinin Kürtleri tehdit olarak algılamaktan vazgeçmemesi:

“Sayın Öcalan bunun için çok uğraştı. Ortadoğu’da demokratikleşmeye öncülük edecek stratejik ortaklık, stratejik birlik için çok ciddi teklifler yaptı, çaba harcadı. Önemli noktalara kadar da getirdi. Dolmabahçe mutabakatı, bunun en ciddi aşamasıydı… Ama bu hem Erdoğan’ın kendisini merkeze koyduğu hegamonik sisteme aykırıydı hem de eski klasik Türk devlet sisteminin Kürt karşıtlığı üzerine kurgulanmış politikasına aykırıydı. Bu yüzden aralarında anlaşıp savaş konseptini başlattılar. Hem Rojava’da hem burada…  

Kritik bir noktaya vardı. Bu Newroz bir bir yol ayırımı, yeniden müzakere barış sürecine dönüş yapma, stratejik birliğe dönme ihtimali hala var, Dolmabahçe Mutabakatı buna zemin sunuyor. Savaş konseptine devam edilirse bu kaos ortamı bölgesel olmaktan çıkıp tüm Türkiye’yi sarabilir…  Biz bütün halkımızla birlikte savaş politikasına karşı, barışı büyüterek direnmeliyiz. Saldırılar durdurulamaz, buna karşı direnilmezse onurlu ve adil bir barışa kavuşmak imkansız olur. Bu anlamda, Kürtlerin direnişi gerçek bir barış için olanak yaratıyor, zemin ve fırsat sunuyor…”

Kaos ortamının derinleşmesi, iktidar güçlerinin bastırma ile sonuç alma inancını yıkacağını, barış diyenlerin sesini daha yükselteceğini, umutsuzluğa kapılmamak gerektiğini söylüyor.

Erdoğan’ın seferberlik, çağrısının toplumsal direniş karşısında hükümsüz kalacağına inancı tam…

HEP’ten başlayıp bugüne gelen Kürt partilerinin geçmişteki genel başkanlarına göre çok daha radikal konuşmasına rağmen, Türk cephesinden çok daha fazla kabul gördüğüne ilişkin soruyu, eski genel başkanları savunarak cevapladı. Mütevazı… Kendisinin kabul görmesini örgütsel mücadelenin geldiği aşamaya bağlıyor, kişisel katkılarını dillendirmekten mahcubiyet duyuyor gibi…

Süre kısıtlı ve ilk soruya uzun cevap verince defteri açıp daha önce hazırladığım soruları sormadım bile, kısıtlı süreler içinde iyi iş çıkaran, profesyonel gazeteci değilim vesselam…  Bu yüzden başkanın bir söyleşi borcu var, bakalım ne zaman tahsil edeceğiz…


RAHMİ BATUR